İstanbul ve Tarihi
İstanbul Sur Kapısı
İstanbul Surları ve Sur Kapıları
İstanbul Sur Kapısı
İstanbul Sur Kapısı

İstanbul’un surları ilk olarak, Sarayburnu’nda Ligos adlı küçük köy varken inşa edilmiş ve tarih boyunca genişletilmiş. En büyük katkıları ise Roma imparatorları Konstantin ve Theodosius yapmıştır. Zaman içerisinde ihtiyaçlar çerçevesinde kapılar ve burçlar eklenmiş, yeri geldiğinde deniz tarafına da duvarlar örülmüş.

İstanbul surlarının toplam uzunluğu yaklaşık 22 – 23 kilometredir. Kara tarafında 8 km, Haliç tarafında 6 km ve deniz tarafında 9 km civarındadır. Surları baştan sona gezmiş birisi olarak şunu rahatlıkla diyebilirim: Aynı zamanda İstanbul’un simgelerinden biri olan bu surların hali, şu anda içler acısıdır maalesef!

Surların Yapılışı

İstanbul surlarının klasik ortaçağ surlarından en büyük farkı, aynı zamanda estetik kaygılarla inşa edilmiş olmasıdır. Roma askeri ve şehir mühendisliğinin muazzam bir işbirliği örneğidir. Hatta bir kaynakta şöyle bir tespit okumuştum: “Konstantinopolis surları, çok övünülen Çin Seddi’nden daha çok işe yaramıştır.”

Surların yapımında; Malta adasından getirilen özel kum, belli bir ısıda pişirilmiş tuğla, sağlam kaya parçaları ve yumurta akı kullanıldığı biliniyor. Surları gezerken büyük taşlara baktığınızda, birtakım işaretler görebilirsiniz: Haç, yıldız, çiçek motifleri ve hatta yazılar… Tarihçiler, bu simgelerden yola çıkarak, surların yapımında kullanılan bazı taş bloklarının, başka yapılardan sökülerek burada kullanıldıkları şeklinde yorumlamaktadırlar.

İstanbul Kara Surları

İstanbul’un kara surlarının geçmişi, Megaralılardan önce burada var olan Ligos köyüne aitti. Hakkında kesin bilgiler yoktur ama bugünkü Topkapı Sarayı’ndan daha küçük olduğu tahmin edilmektedir. Daha Sonra Kral Byzas surları biraz daha genişletmiş ve nispeten güçlendirmiştir. Tabi bunlar bugünkü surlardan çok daha küçük ve zayıftı.

İstanbul Surlarının Yapısı
İstanbul Surlarının Yapısı

Daha sonra Roma adına İstanbul’u fetheden Septimus Severus, surları Çemberlitaş hizasına kadar çekerek şehri genişletti. Şehri Başkent yapan Büyük Konstantin ise surları (4.yy) daha da geriye çekti: Yaklaşık olarak Yavuz Sultan Selim tepesine hizasına… Nihayet 5.yy’da İmparator 2.Theodosius surları bugünkü sınırlarına getirdi. Yüzyıllarca birçok saldırıya direnen surların “Theodosius Surları” olarak anılmasının nedeni de budur.

Kara surları, tüm yapı içerisindeki en sağlam ve en güçlü kısımdı. Burası, öndeki 1 sıra küçük ve arkada 1 sıra büyük olmak üzere 2 sıra sur katmanından oluşuyordu. İlk sur yapısının önünde derin ve geniş hendekler vardı. Kara surlarının bu denli karmaşık yapılmasının nedeni, yüzyıllar boyunca saldırıların en çok buradan gelmiş olmasıdır. O nedenli müdafiler açısından buranın savunması çok daha önemliydi. Kara tarafındaki surların uzunluğu 5.600 metre idi.

Surların Ölçüleri

Ön surlar ortalama 8 buçuk metre yüksekliğe ve 2 metreye yaklaşan kalınlığa sahipti. Arka surlar ise 14 metre yüksekliğe ve 5 metrelik kalınlığa sahipti. Yukarıda bahsettiğim hendeklerin 20 metre genişliğe ve yer yer 5 ile 8 metre arasında derinliğe sahip olduğu tespit edilmiş. Her 60 metrede bir kuleler inşa edildiği biliniyor. Bu kulelerin, surlardan ortalama 2,5m – 3m daha yüksek oldukları biliniyor. Dışa doğru da 5 metreyi bulan taşkınlıklar vardı.

Tabi burada şunu hatırlatmak lazım: Yüzyıllar içerisinde sürekli onarılan, değişen, yıkılan ve yer değiştiren surların hemen her yerde aynı yükseklik ve kalınlığa sahip olması beklenmemelidir.

Roma Döneminde Onarımlar

İstanbul Surları Haritası
İstanbul Surları Haritası

Kara surları Roma döneminde ilk olarak 5.yy’da onarılmıştır. İkinci büyük onarım çalışması ise 8.yy’da yapılmıştır. Çünkü 7.yy’da yapılan Arap akınları esnasında surlar oldukça zarar görmüştü. Hemen ardından 9.yy’da ve pek tabi 1204 Latin İstilası’ndan sonra da onarımlar yapıldı. Zira Katolik İmparatorluğu zamanında İstanbul’un her yeri gibi surları da oldukça bakımsız ve ilgisiz kamıştı.

Son büyük iyileştirme çalışmaları da genç Sultan 2.Mehmet’in şehri fethinden hemen önce yapılmıştı.

Haliç Surları

Haliç surları da 2.Theodosius döneminde inşa edildi. O devirde 6.200 metre olan surlardan bugün maalesef pek bir şey kalmamıştır. Zira burası fetihten sonraki yıllarda yerleşim yeri, ticaret merkezi ve sandalların yapıldığı (bu bilgiden çok emin değilim) bir alan olarak kullanıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son deminde ise Haliç’in bu yakası, fabrikaların ve atölyelerin kurulduğu bir mekan olmuştu.

Kara Surlarından daha alçak olan Haliç surlarında, ok atmak için özel bölümler vardı. Haliç’e çekilen meşhur zincire de güvenen Romalılar, burayı tek sıra sur ile kapatmıştı.

Marmara Surları

Deniz surları da denilen Marmara surları, anlayabildiğim kadarıyla daha sonra inşa edilmiş. Buradan bir saldırının gelmesine pek ihtimal verilmediği anlaşılıyor. Marmara Denizi’nin kuvvetli akıntıları ve bu gölgede esen güçlü rüzgarlar düşman donanmalarına oldukça güçlük çıkarıyormuş. Bilindiği kadarıyla Arap donanmaları burada sırf doğa olayları nedeniyle etkisiz kalmış. Yani bir mukavemet göstermeye bile gerek kalmamış.

Yanılmıyorsan Kartaca’nın düşmesinden sonra artık denizlerden de ciddi tehditlerin gelebileceği kavrandı ve buradaki yığma taşlar gerçek manada bir sura dönüştürüldü. Muhtemelen yaptıran da yine Büyük Konstantin idi. Marmara surlarının 8.200 metrelik güzergahında yer yer iç limanlar yer alıyordu.

İstanbul Sur Kapıları

İstanbul sur kapılarının sayısı hakkında birçok kaynakta farklı görüşler vardır. Pek çoğu birbirini tutmaz. Bunun sebebi, yüzyıllar boyunca sürekli olarak bazı kapıların örülüp, yerlerine yenilerinin açılmış olmasıdır. Dolayısıyla bu konuda ciddi bir bilgi kirliliği var.

Buna karşın kapıların hangi dönemde nasıl kullanıldığı biliniyor. Konstantinopolis’in başkent olduğu günden, Roma’nın yok olduğu güne kadar İstanbul’un sur kapıları geceleri kapatılıp, gündüzleri açılmış. Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethinden sonra ise buna pek gerek görülmedi. Zaten İstanbul’un çevresi tamamen Osmanlı toprağı idi. Dolayısıyla bir güvenlik sorunu yoktu. Hatta bazı tarihçiler surların çok sonraları onarıldığını yazarken, bazı kaynaklarda hiç onarılmadığı yönünde iddialar da okudum. Zannediyorum bu pek ihtimal dahilinde değil.

İstanbul Surları ve Hendekleri
İstanbul Surları ve Hendekleri

Bilindiği kadarıyla Sultan 2.Mehmet, bizzat kendisinin belirlediği 27 kapıyı olduğu gibi tutarken, geri kalanlarını kapattırıyor. Yukarıda belirttiğim gibi kapıların sayısı konusunda muhtelif bilgiler vardır. Ben bu nedenle, bu konuda ciddi araştırmalar yapmış olan Haldun Hürel’in rakamlarını paylaşmak istiyorum sizlerle: Kara surlarında (Yedikule – Ayvansaray arasında) 12 adet, Haliç surlarında (Ayvansaray – Sarayburnu arasında) 16 adet ve Deniz surlarında (Marmara tarafında) 9 adet kapı olduğunu tespit etmiş büyük usta. Bir de not ekleyelim, yine üstada göre Topkapı Sarayı surlarında toplam 13 kapı bulunmaktaymış.

İstanbul Kara Surları Kapıları

İstanbul kara surlarının öne çıkan bazı kapıları şunlardır:

  • Altın Kapı (Aura Porta)
  • Yedikule Kapısı (Pentapirgi)
  • Belgrat Kapı (Ksilokerhos)
  • Silivrikapı (Pege)
  • Mevlenakapı (Region)
  • Yenikapı
  • Topkapı (Romanos)
  • Sulukule Kapısı (Aya Kiriaki)
  • Edirnekapı
  • Eğrikapı (Kaligaria)
  • Aya Kalinkos (artık yok)
  • Cirkoporta (artık yok)

İstanbul Haliç Surları Kapıları

İstanbul Haliç surlarındaki kapıların çoğu yok olmuş, kalanları da pek olmasa da isimleri şöyledir:

İstanbul Surları ile Hendekleri
İstanbul Surları ile Hendekleri
  • Balat Kapısı
  • Fener Kapısı
  • Kayalık Kapı (Petrion)
  • Eski ve Yeni Aya Kapıları
  • Cibali Kapı
  • Unkapanı Kapısı
  • Odun Kapısı
  • Zindan Kapı

İstanbul Marmara Surları Kapıları

İstanbul Marmara surlarının kapıları da maalesef pek ayakta kalabilmiş değil. Adları aşağıdaki gibidir:

  • Değirmen Kapı
  • Lazaros Kapısı
  • Saray Kapısı (Palatium Magnum)
  • Çatladıkapı
  • Langa Kapı (Vlanga)
  • Emilianos Kapısı
  • Samatya Kapı (Psamatia)
  • Narlı Kapı (Yannis)

İstanbul surlarının ve sur kapılarının öyküleri anlattığım gibidir. İlerleyen dönemlerde bu yazıyı, kapıların teferruatlı hikayeleri ile güncelleyeceğim inşallah.

Kız Kulesi - Gece
Kız Kulesi Efsanesi ve Tarihi

Kız Kulesi, MÖ 5.yy’da Yunanlar tarafından İstanbul Boğazı’nın Üsküdar Salacak sahiline yakın bir noktaya kurulmuştur. Üsküdar’da, Roma İmparatorluğu’ndan kalma tek mimari eserdir. Tarih boyunca farklı amaçlarla kullanılmış ve hakkında çokça rivayetler üretilmiştir. Şimdi biz de önce tarihine sonra efsanelerine bir göz atalım…

Kız Kulesi - Gece
Kız Kulesi – Gece

Haldun Hürel, yaptığı araştırmalara dayanarak “sala” kelimesinin köy anlamında kullanıldığını ifade eder. Salacak ise küçük köy – şirin köy anlamındaki “salacık”tan türemiş. Yani muhtemelen burası geçmiş dönemde küçük bir köy idi. Kız Kulesi’ne de daha ziyade bu köyden ulaşılıyordu, tıpkı bugünkü gibi.

Antik Dönemde Kayalıklar

Resmi kaynakları baz alan tarihçiler, Kız Kulesi’nden ilk defa MÖ 400’lü yıllarda bahsedildiğini belirtirler. Bilindiği kadarıyla deniz ticareti için bir gümrük noktası olarak kurulmuştur. Kuran ise Atinalı bir komutandır. Atina, o dönem önemli ve bölgede hakim bir Yunan şehir devleti idi. Yüzyıllar boyunca bu küçük kayalığın, kendisine yüklenen bu görevi yerine getirdiği bilinen bir gerçektir. Bununla ilintili bir de efsane vardır, aşağıda anlatacağım.

Yalnız şunu belirtmekte fayda var, Kız Kulesi, hakkında çokça söylenti ve rivayet olan fakat kesin bilgisi en az olan İstanbul eseridir. Bunu şunun için belirtiyorum, burasının bir dalga kıran olarak inşa edildiğini iddia eden tarihçiler de var. Tabi en çok kabul gören bilgi, yukarıda yazdığım ilk anlatıdır.

Roma Devrinde Kız Kulesi

Yüzyıllar sonra yani Byzantion, Konstantinopolis olduktan sonra buraya ilk kule dikilir. Romalı tarihçilere göre bu ilk kuleyi yaptıran kişi, Roma tarihinde önemli bir hanedanlık olan Komnenos hanedanından, İmparator Manuel Komnenos’tur (1143 – 1180). Bazı kaynaklarda kulenin yapım tarihi olarak 1110 denir fakat bu Aleksios Komnenos dönemine denk gelir ki onun dönemini anlatan tarihçiler, Kız Kulesi’nden hiç bahsetmezler.

İmparator Manuel’in bu kuleyi yaptırmasında 2 neden vardı: İstanbul Boğazı’nı denetim altına almak ve ticari gemilerden vergi almak. Bunu desteklemek için de kule ile Avrupa sahili arasına kalın bir zincirin çekildiği, zincirin batmaması için onlarca sal kullanıldığı yazılır. Bir anlatıda ise ilk kulenin, tüm çabalara rağmen zincirin ağırlığını kaldıramadığı ve yıkıldığı söylenir.

Kız Kulesi - Gündüz
Kız Kulesi – Gündüz

Boğazın kontrol altına alınması amacıyla dedim ama burada şunu hatırlatayım; Kız Kulesi, İstanbul’un fethi esnasında önemli bir görev üstlenmemiştir. Yalnızca Venedikli bir komutanın emrinde küçük bir birlikle istihkam edilmiş. Zira son birkaç yüzyıldır bozulan Roma maliyesi, kulenin önem kaybetmesine neden olmuştu. Bu nedenle o meşhur zincir, 1453 yılında Haliç’e çekilmiştir.

Roma devrinde kule, tıpkı Osmanlılarda da olacağı gibi zaman zaman bir sürgün ve tecrit yeri olarak kullanılmıştır. Şehirde yaşayan Romalılar ise kule hakkında pek çok hikaye anlatmış ve efsaneler türetmişler. Hatta kuleye dönem dönem bu hikayelere göre isimler vermişlerdir. Bunlara aşağıda değineceğim.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Kız Kulesi

Osmanlılar Kız Kulesi’ne “imparatorluk” sıfatıyla birlikte sahip oldular. Yani gücünün doruk noktasına yaklaşırken! Dolayısıyla ne şehri fetheden Fatih Sultan Mehmet Han ne de diğer padişahlar burayı savunma amaçlı kullanmadı. Zaten Rumeli ve Anadolu Hisarları varken gerek de yoktu.

Fatih dönemi tarihçileri, burada sultanın emriyle yeni bir kule yapıldığını yazarlar. Ne amaçla kullanıldığını kesin olarak öğrenemedim. Muhtemelen yine gümrük kulesi olarak vazife yapmış olmalı. Bu kule, zaman zaman diğer yazılarımda da hatırlattığım ve İstanbulluların “Küçük Kıyamet” dedikleri 1509 depreminde zarar görmüş. Yine bir çok eseri onaran dönemin meşhur mimarı Hayrettin tarafından onarılmış. Bundan yaklaşık 200 yıl sonra ise fener olarak kullanılmaya başlandı. Bu seferde kullanılan kandil yağı nedeniyle tutuştu ve yandı. Yerine yapılan yeni kule ise kagir olarak inşa edildi.

Kız Kulesi - Havadan
Kız Kulesi – Havadan

Kız Kulesi, çeşitli dini ve diplomatik törenlerde top atışı için de kullanıldı. Kimi Sultanlar ise burayı bir seyir mekanı ya da dinlenme alanı olarak kullandılar. Bir hikayeye göre Sultan 1.Abdülhamit, burada rüzgar ve dalga sesleriyle neredeyse sabahlamıştır. 1.Mahmut ise Kız Kulesi’nde, rüşvet aldığı iddia edilen bir Darüssade ağasını idam ettirmiştir.

Kız Kulesi’nin bana göre en ilginç görevi, 19.yy’da İstanbul’da yayılan bir veba salgını esnasında hastaların tecridi için kullanılması olmuş.

Cumhuriyet ve Kız Kulesi

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından hemen önce kule tekrar deniz feneri olarak kullanılmaya başlandı. 1940’larda zemini sağlamlaştırıldı. 1980’lerin başında askeri amaçlı radar istasyonu olarak görev yaptı. Şu anda ise özel bir şirket tarafından seyir mekanı ve restoran olarak işletilmektedir. Kulenin bulunduğu adaya gidişler ücrete tabiidir: Tam 20 TL öğrenci 10 TL’dir. Ziyaret saatleri ise Salacak sahilinden her gün sabah 9 ile akşam 18:45 arasıdır.

Kız Kulesi Efsaneleri

Yukarıda belirttiğim gibi Kuz Kulesi, belki de hakkında en çok efsane türetilen İstanbul eserlerinden biridir. Yunanlar, Romalılar ve Osmanlılar ayrı ayrı efsaneler anlatmışlar, bu hikayelere göre de kuleye isimler vermişler.

Mesela Yunanlar buraya Damalis Kulesi derlermiş. Nedeni ise en başta yazdığım gibi buralar o dönem Atinalılarınmış. Atina Kralı Hares’in çok güzel bir eşi varmış. Salacak sahilini çok sevdiğinden öldüğünde onu buraya gömdürmüş. Yunanlarda bu nedenle sahile Damalis sahili, kuleye de Damalis kulesi demişler. Hatta eğer doğruysa bir de heykeli varmış Kraliçe Damalis’in kayalıklarda.

Aşağıda değinmeyeceğim, Kız Kulesi’nin kendisine ithaf edilen bir aşk efsanesi var. Bu hikayeyi Tarihi Galata Bölgesi ve Galata Kulesi isimli yazımda anlattım.

Hero ve Leandros Efsanesi

Hero, Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası olarak tanımlanan Afrodit’in rahibelerinden biridir ve Kız Kulesi’nde görev yapmaktadır. Rahibe olması nedeniyle aşka yasaklıdır ve erkeklerle ilişkisi yoktur.

Bir gün yıllardır kaldığı kuleden bir tören için karşıya geçer. Orada Leandros adında başka bir rahip ile karşılaşır ve ona ilk görüşte aşık olur. Rahip Leandros da aynı duygulara kapılır. Görüşebilmelerinin tek yolu, Leandros’un boğazın soğuk ve akıntılı sularını geceleri yüzerek aşmasıdır. Bir süre bu şekilde aşk yaşayan çiftin hikayesi, rüzgarlı bir gece Hero’nun sevgilisine yol göstermesi için yaktığı fenerin sönmesiyle son bulur. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğularak ölür. Efsaneye göre bu duruma gözleriyle şahit olan Rahibe Hero, yaşadığı acıya dayanamaz ve o da kendini boğazın sularına bırakarak hayatına bir son verir.

Bu efsaneye dayanarak Romalılar burayı, Leandros Kulesi olarak adlandırmışlar.

Sepetteki Zehirli Yılan Efsanesi

Bir diğer Kız Kulesi efsanesi, sepetle birlikte kuleye gelen zehirli yılanı anlatır. Yalnız bu efsanenin hem Yunan – Roma hem Türk türevleri vardır. Kronolojik olarak anlatalım.

Kralın Eşi

Kız Kulesi - Osmanlı Devleti
Kız Kulesi – Osmanlı Devleti

Eski çağlarda Romalı bir imparatora, falcılar tarafından eşinin öleceği söylenir. O da kraliçesini korumak için Kız Kulesi’ne yerleştirir. Kendisinden ve özel hizmetlilerden başka kimsenin yanına girmesine izin vermez. Yine de kaderin önüne geçemez ve kraliçeye gönderilen yiyecek sepetinin içinden çıkan yılan onu orada sokarak öldürür.

Hanım Sultan

Bu hikayeye göre ise Selçuklu Sultanlarından biri, rüyasında çok sevdiği kızının bir yılan tarafından ısırılarak öleceğini görür. Vesveseye kapılan sultan, kızını kuleye yerleştirir. Kendisi dahil kimsenin kuleye girip çıkmasına izin vermez. Hatta su ve süt dahi özel borularla akıtılır adacığa. Derken yıllar sonra hanım sultan hastalanır. O güne dek bilinen en iyi hekim tarafından zar zor iyileştirilir genç kız. Bunun üzerine pek çok farklı yerden hanım sultana hediyeler yollanır, bunların arasında da bir sepet üzüm vardır. Üzüm sepetinin içine gizlenmiş olan yılan, o gece hanım sultanı zehirleyerek ölümüne neden olur.

Battal Gazi Efsanesi

Bir başka Türk Kız Kulesi efsanesi de Seyyid Battal Gazi hakkındadır. Battal Gazi, dönemin İslam Halifesi Harun Reşid’in ordusuyla İstanbul kuşatmasına katılır. Kuşatmadan sonuç alamayan İslam ordusu geri çekilirken Battal Gazi, Üsküdar’da kalmaya devam eder. Çünkü tekfurun kızına aşıktır. Ancak Üsküdar tekfuru, imparatorun izniyle kızını kuleye hapsederek onu Battal’dan koparmaya çalışır. Bunun üstüne Seyyid Battal, bir gece Kız Kulesi’ni basarak hem tekfurun kızını hem de kuledeki hazineleri alarak kaçar. Meşhur, “atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin de bu efsaneye dayandığı söylenir.

Galata Kulesi - Havadan
Tarihi Galata Bölgesi ve Galata Kulesi

Bir zamanlar İsa kulesi olarak adlandırılan Galata Kulesi’nin yapım tarihi tam olarak bilinmese de MS 500’lü yılların başlarında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Tarihi Galata bölgesinin en eski ve en önemli eseri olan kuleyi; Romalılar, Venedikliler, Cenevizliler ve Osmanlılar farklı amaçlarla kullanmışlardır.

Galata Kulesi ve efsaneleri hakkında bilgi vermeden evvel bölgeyi bir tanıyalım…

Roma ve Ceneviz Döneminde Galata

Galata Kulesi - Havadan
Galata Kulesi – Havadan

Galata bölgesi, Romalılar döneminde İstanbul’un 14 mahallesinden 13’üncüsü olarak kayda geçmişti ve kendi içinde mahallelere ayrılıyordu. İlk yerleşim tam olarak hangi tarihte başladı bilinmiyor fakat bunun Romalılardan önce olduğu kesin gibidir.

4.yy’da Büyük Konstantin’in öldüğünde Galata’ya gömülmek istediği yazılır. Muhtemelen o dönemde de önemli bir yerdi burası. 6.yy’da Roma imparatorlarından Jüstinyen Galata’yı düzenledi. 13.yy’da ise burada bir Ceneviz (Cenova) kolonisi kuruldu. Cenevizlilerin yerleşmesiyle beraber Galata, Roma İmparatorluğu’nun denetiminde özerk bir bölge haline geldi. Denizcilikte Cenevizliler kadar iyi olan Venedikliler de buraya geldiler ve buradaki limanlar vasıtasıyla ticaret yaptılar.

1200’lü yıllarda yani Roma’nın zayıfladığı bir çağda Galata’ya gelen Cenevizliler, bölgenin etrafını surlarla çevirdiler. Yine de uyarıları ciddiye alarak surların bir kısmını daha sonra yıktılar ama geri adım da atmadılar ve aynı yerlere bu sefer birbirine çok sık, taştan binalar inşa ettiler. Tarihi bölgenin en yüksek yerine de gözetleme amacıyla, yazımızın ana konusu olan meşhur Galata Kulesi’ni inşa ettiler. Onların verdiği isimle, İsa Kulesi’ni…

Osmanlı Döneminde Galata Bölgesi

Osmanlılar için burası tıpkı Romalılar döneminde olduğu gibi bir dış mahalle oldu. İstanbul’un, kadılıkla yönetilen 4 bölgesinden (Sur içi, Eyüp, Üsküdar ve Galata kadılıkları) birisiydi burası. Yani ayrı bir kadısı vardı. 1453’teki fetihten sonra Cenevizliler, buradaki iskan ve ticaret haklarını korudular. Genç Fatih, İstanbul’un fethinden sonra bölgeyi kendisine teslim eden Cenevizlilerin ve Venediklilerin ne kadar fayda sağlayacaklarını iyi biliyordu.

Galata Kulesi'nden Gece Manzarası
Galata Kulesi’nden Gece Manzarası

Yine de Osmanlılar Galata’ya karşı biraz mesafeli oldular. Hem devlet hem halk, 1800’lü yıllara kadar Galata semtini “kendinden” görmedi çok fazla. Nitekim araştırmalara göre 1600’lerde bölge nüfusunun %80’i Hıristiyan idi. Kendi içinde yerleşkelere ayrılan Galata’da; 70 Rum, 18 Müslüman, 3 Frenk, 2 Ermeni ve 1 Yahudi mahallesi vardı.

Önceleri Taksim ve ötesinin incir ağaçlarıyla kaplı bir orman, Sütlüce – Kasımpaşa civarının ise süt veren hayvanlarla dolu bir çiftlik bölgesi olduğu yazılır. Yine de çoğunlukla burası meyhaneleri ve sefirlikleri ile anılan bir bölge oldu. İlerleyen yüzyıllarda ise Pera (Beyoğlu) otelleri ve bankaları ile parladı.

Dünyanın en eski 3.metro hattı da burada yer alır. 14 Ocak 1875’te açılışı yapılan ve Karaköy’den İstiklal’e çıkan tünel hattı 575 metre uzunluğa sahiptir.

Galata Kulesi (İsa Kulesi)

Galata Kulesi, tahminlere göre ilk olarak 507 yılında Romalılar tarafından yapılmışsa da bugünkü şeklini 1348 yılında Cenevizler vermiştir. Yüksekliği yaklaşık 70 metre, çapı ise aşağı yukarı 10 metredir. Ağırlığının ise 10 bin ton olduğu tahmin edilmektedir.

1.Anastasius tarafından yaptırıldığı tahmin edilen kuleye Cenevizler, büyükçe bir Katolik haçı yerleştirdiler. Osmanlılardan önce İsa Kulesi olarak anılan kulenin tepesindeki haç, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından indirtilmiştir.

Galata Kulesi ve Çevresi - Eski Hali
Galata Kulesi ve Çevresi – Eski Hali

İstanbul’un fethinden sonra Galata Kulesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde farklı amaçlarla kullanıldı. 1509 yılında meydana gelen İstanbulluların “Küçük Kıyamet” olarak adlandırdıkları depremde ciddi zararlar gördü. O devrin önemli mimarlarından Hayrettin tarafından onarıldı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde hapishaneye çevrildi. Kasımpaşa tersanesinde çalışan mahkumlar burada tutuldular bir süre. 1500’lerin sonlarına doğru ise Takıyüddin Efendi tarafından buraya bir rasathane kuruldu. Fakat Sultan 3.Murat daha sonra, ahalinin “meleklerin eteklerinin altına bakılıyor” serzenişi nedeniyle “yıldızlarla uğraşmakta hayır yoktur” diyerek burayı kapattı.

18.yy’ın ilk çeyreğinde Galata Kulesi, bitmek tükenmek bilmeyen İstanbul yangınlarına karşı gözetleme kulesi olarak kullanılmaya başlandı.  Kaderin bir cilvesi aynı yüzyılın sonlarında kulenin kendisi de yandı maalesef. Aradan yarım asır geçmeden tekrar yanan Galata Kulesi’ne 3.Selim ve 2.Mahmut dönemlerinde cumbalar eklendi. 1875 yılında İstanbul’da meydana gelen bir fırtınada çatısının uçtuğunu da biliyoruz. Cumhuriyet döneminde bir restorasyon daha geçiren Galata Kulesi, bugün restoran ve seyir terası olarak hizmet vermektedir.

Galata Kulesi Efsaneleri

Galata Kulesi efsaneleri arasında öne çıkan 2 hikaye vardır: Evlilik ve Kız Kulesi ile ilgili olan efsaneler. Yalnız bunlara geçmeden önce, belki de yeni bir efsanemizin daha olduğunu belirtmek isterim.

Prof. Dr. İlber Ortaylı yakın zamanda, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçması olayının yalnızca bir efsaneden ibaret olduğunu açıkladı. Bugüne dek doğru olduğunu sandığımız bir bilgi hakkında gerçekten iddialı bir beyanat fakat bunu dile getiren İlber Hoca olduğu için yabana da atamıyoruz.

En Eski Galata Kulesi Efsanesi

Galata Kulesi efsaneleri arasında yer alan belki de en ilginç efsane, en eski olanıdır. Bu efsaneye göre Romalılar şuna inanıyorlarmış: Eğer bir kadın ve erkek, Galata Kulesi’ne ilk kez birlikte çıkarlarsa, onlar mutlaka evlenirler… Ama çiftlerden biri daha önce kuleye çıktıysa (başkasıyla ya da tek başına fark etmez), bu tılsım bozulurmuş.

Galata Kulesi’nin Efsane Aşkı

Bu efsane ise daha masalımsı bir hikayedir. Buna göre Galata Kulesi ve Kız Kulesi birbirlerine aşıktırlar. Ama aradaki

Galata Kulesi - Çizim
Galata Kulesi – Çizim

amansız boğaz nedeniyle kavuşmaları da imkansızdır. Günden güne özlemleri daha artmaktadır. Derken günlerden bir gün, Hezarfen Ahmet Çelebi tırmanır kuleye, Avrupa’dan Anadolu yakasına uçmak üzere. Galata Kulesi’nin ısrarlarına dayanmayarak, kulenin yüzyıllardır biriktirdiği mektupları da yanına alarak kanatlanır ve onları Salacak sahiline yaklaşırken Kız Kulesi’ne bırakır. Rüzgarla savrulan mektuplar dalgaların da yardımıyla Kız Kulesi’ne ulaşır. Aşkının karşılıksız olmadığını anlayan Kız Kulesi, mektuplardan sonra daha güzelleşir. Bu sayede Galata Kulesi de sevgisinin tek taraflı olmadığını anlar. İkilinin birbirlerine karşı hissettikleri bu duygular, onların karşılıklı olarak yüzyıllara meydan okumalarını sağlar…

Galata Surlarının Hikayesi

Son olarak hakkında çok az bilgi bulunan ve artık yerinde olmayan Galata surlarından bahsetmek istiyorum. Kendi zamanında Hristos Surları olarak adlandırılan bu surların 3’ü kara tarafında 1’i de deniz tarafında. Mahalleye giriş ve çıkışlar 12 farklı kapıdan yapılıyordu. Bunların 9’unun deniz yönünde olması, Galata’nın tam bir liman kenti olduğunu destekler niteliktedir.

Baştan sona 14 kilometre civarında olduğu düşünülen Galata surlarının, 10m – 12m yüksekliğe sahip olduğu tahmin edilmektedir. Son kalıntısının 1864’te yıkıldığı biliniyor.

Valens Su Kemeri
Bozdoğan Su Kemeri

Bozdoğan Su Kemeri, Doğu Roma İmparatoru Flavius Iulius Valens tarafından MS 378 yılında tamamlanmıştır. Bu nedenle Valens Su Kemeri olarak da anılır. Fatih ilçe sınırları içerisinde Saraçhane bölgesinde yer alır.

Valens Su Kemeri
Valens Su Kemeri – Çizim

Bozdoğan Su Kemeri, tamamı 250 kilometre civarında olan bir su taşıma sisteminin parçasıdır. Antik dönemin en büyük su kanalı tesislerinden olan Valentin Su Kemeri, Konstantinopolis’in toplam 1 milyon metreküp olan su depolarını (sayısız yer altı sarnıcı ve açık havuzlar) dolduruyordu.

Roma Döneminde Valens Su Kemeri

İstanbul tarih boyunca su sıkıntısı çeken bir kent oldu. Bilhassa imparatorluk başkenti olduktan sonra inşa edilen birçok büyük kamu binası, saraylar, nüfusun artması ve tabi hamamlar, su ihtiyacını had safhaya çıkardı.

Konstantin Başlatıyor, Valens Tamamlıyor

Kendisi son derece tecrübeli bir yönetici olan İmparator Konstantin bu durumdan mütevellit, şehri başkent yapmasıyla birlikte bir su kemerinin inşasına da başladı. İnşaatın başlangıç zamanı kesin olarak bilinemiyor. Bu nedenle Konstantin’in hüküm sürdüğü 306 ve 337 yılları arasında bir tarih olduğu kabul ediliyor zira inşaatı onun başlattığından tarihçiler eminler. Emin oldukları bir diğer husus ise Konstantin’in ömrünün bu kemeri bitirmeye vefa etmediği ve yarım kalan işi İmparator Valens’in tamamladığıdır. Zaten bundan dolayıdır ki Roma halkı o dönem kemeri, Valens Su Kemeri olarak anmaya başladı. Günümüzde her iki isimde kullanılmakla birlikte Bozdoğan Kemeri adı biraz daha yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bozdoğan Kemeri
Bozdoğan Kemeri – Yakından

Kemere Roma döneminde çeşitli eklemeler ve bakımlar da yapıldı. Bunlar arasında belki de en önemlileri, Jüstinyen döneminde yapılanlardır. 1.Jüstinyen, Bozdoğan Su Kemeri’ni, Roma döneminde İstanbul’un en büyük su deposu olan Yerebatan Sarnıcı ile ondan sonra gelen Binbirdirek Sarnıcı’na bağlamıştı. Ayrıca 1.Theodosius da MS 328 yılında, Konstantinopolis’i çok ciddi bir şekilde etkileyen kuraklığın ardından şehre yeni bir kemer yaptırmıştı.

Türk Kuşatmasında Yıkılıyor

626 yılındaki Avar Türklerinin İstanbul kuşatması esnasında ise kemerin bir kısmı yıkılmıştı. Konstantinopolis surlarının dışında kalan bu bölümün hangi nedenle yıkıldığını öğrenemedim. Mantıksal açıdan gerçekçi olan 2 ihtimal var. Birincisi; kemeri Romalılar bizzat kendileri yıkmış olabilirler. Böylece olası casusluk faaliyetlerini ve suya zehir katılması tehlikelerini önlemiş olabilirler. Zira gece karanlığından faydalanmak suretiyle kemer vasıtasıyla şehre giriş çıkış yapmak, çok bir hamle değildi. İkincisi; kemerin o kısmı, şehri susuz bırakmak için Avarlar tarafından yıkılmış olabilir.

Yaklaşık 2 asır sonra ise 5.Konstantin, 758 senesinde yaşanan kuraklık esnasında kemerin zarar gören bölümlerini onartarak başkentte yaşayan Romalılara rahat bir nefes aldırmıştı. Valens Su Kemeri, son büyük tamiratını ise 11.yy’da görmüş.

İstila, Nüfus Kaybı ve Yitirilen Önem

Bozdoğan Su Kemeri
Bozdoğan Su Kemeri – Havadan

İster istemez hemen her yazıda sözü Latin İstilası dönemine getiriyorum. Yine öyle yapmak zorundayım çünkü bu nadide eser de en büyük değer kaybını bu dönem yaşamış. Katolik İmparatorluğu zamanında bakımsız kalan kemer, istilanın sona erdiği 1261 yılından sonra da eski önemine kavuşamadı. Çünkü koca başkentin nüfusu artık 40.000 – 60.000 aralığına düşmüştü (bundan önce bu rakamın yaklaşık 10 katı olduğu tahmin edilmektedir). Bu kadar az kişiye su sağlamak için ise Valens Kemeri’ne ihtiyaç yoktu. Zaten Mihail Paleologos’un elinde gerekli tadilatlar için yeterli maddi kaynak da yoktu.

Osmanlı Döneminde Bozdoğan Su Kemeri

İstanbul fethedildikten sonra Fatih Sultan Mehmet Han, kemerden istifade etmesini iyi bildi. Önce, Beyazıt’ta yaptırdığı ilk saraya (Eski Saray – Gözyaşı Sarayı) sonra da Topkapı Sarayı’na (Saray-ı Cedit – Yeni Saray) su sağlaması için kemeri onarttı ve hatta yeni su kaynakları ilave ettirdi.

Yalnız bununla kalmadı tabi. Kemer, Osmanlı döneminde sürekli ilgi gördü. Belirttiğim gibi İstanbul sürekli su sıkıntısı çeken bir kent oldu. Öyle ki 1768 yılında yayımlanan bir ferman ile artık şehre hamam yapılması yasaklandı (yapılan son hamam, Cağaloğlu Hamamı oldu). Sebebi ise yaşanan su sıkıntısı idi. Bu nedenle; 2.Bayezid, Kanuni Sultan Süleyman, 2.Mustafa ve 3.Ahmet dönemlerinde Bozdoğan Kemeri ya restore edildi ya ilaveler ile büyütüldü.

Bugün Kemerin Durumu

Valens Kemeri
Valens Kemeri – Uzaktan

Yerden yaklaşık 20m, deniz seviyesinden ise neredeyse 65 metre yüksek olan kemer bugün kullanılmamaktadır. Son birkaç yılda turizm amaçlı kullanılabileceği yönünde haberler yer aldı basılı ve görsel medyada.

1500 yıl boyunca faal olarak kullanılan kemere ait “Bozdoğan” adının nereden kaldığı çok belli olmasa da bazı tarihçiler, “Bozulgan Kemer” tabirinin zamanla dönüşerek bugünkü halini almış olabileceğini belirtiyorlar. Kesin olan ise Fatih Vakfiyelerindeki kayıtlarda yapıdan, yalnızca “kemer” olarak bahsedildiğidir.

Büyük Saray - Ana Giriş Kapısı
Büyük Saray

Büyük Saray, İstanbul’u başkent yapan Roma İmparatoru Konstantin tarafından yaptırılmıştır. MS 330 yılında inşa edilen saray kompleksi, bundan sonra yaklaşık 800 yıl süreyle faal olarak kullanılmıştır.

Büyük Saray - Roma İmparatorluğu
Büyük Saray ve Çevresindeki Yapılar

Byzantium’u Konstantinopolis’e çevirerek yeryüzünün en kudretli imparatorluğunun başkenti haline getiren Konstantin, o kudrete yaraşır bir saraya ihtiyaç duydu. Bu öyle bir saray olmalıydı ki hem kendinden sonra gelenlere yetmeli hem de büyük imparatorluğuna gelen tüm yabancılara onun ihtişamını göstermeliydi.

Büyük Saray Neredeydi?

Büyük Saray’ın yeri, Aya Sofya ile Antik Hipodrom arasındaydı. Tabi o dönem Ayasofya henüz inşa edilmemişti. İlk Ayasofya, Büyük Ayasofya Kilisesi isimli yazımda da belirttiğim gibi ancak MS 360 yılında Konstantin’in oğlu tarafından açılmıştı. Yalnız şunu belirtmek lazım, sarayın seçildiği yer o dönemde gözde bir konumdu. Zaten Megaralı Kral Byzas da Byzantion’u, Sarayburnu’nun ucuna, bugünkü Topkapı sarayının bulunduğu yerde kurmuştu.

Büyük Saray’ın bir kısmı, bugünkü Sultanahmet Camisi’nin arazisinin bulunduğu yerdeydi. Muhtemelen İmparatorluk Locası tam olarak buraya denk gelmekteydi. Duvarından arda kalan bir bölüm ise Küçük Ayasofya’ya inen yolun sağında kalır.

Saray’ın büyüklüğünün yaklaşık 20.000 m2 olduğu tahmin edilmektedir. Ana giriş kapısı (Halki Kapısı), bugünkü Divanyolu yani Mese caddesine bakan tarafta, Augustaion (tören alanı) meydanı yönündeydi. Sultanahmet Meydanı tarafına bakan yüzünde ise Hipodrom ile birleşik “İmparator Locası” yer almaktaydı. Marmara denizine bakan güney yamacında ise bir sahil köşkü olan Bukoleon Sarayı bulunuyordu. Burası aynı zamanda imparatorlara özel olan ve limana açılan kapıydı.

Büyük Saray’ın Mimari Yapısı

Sarayın tamamının mimari yapısı hakkında kesin bilgiler olmasa da genel yapısının bir Roma askeri kampına (Castrum) benzediği tahmin edilmektedir.

Büyük Saray - Resim
Büyük Saray’ın Temsili Resmi

Konstantin döneminde yapılan “kabul salonunun” tavanının altın yaldızlı olduğu bilinmektedir. Konsistirion da denilen mecliste bir İsa mozaiği, Sigma denilen revaklı salonda ise imparatorluk sınırları içerisinde bulunan vahşi hayvanların resimleri vardı. Salonların yerleri ve duvarları genellikle mozaiklerle ve değerli eşyalar ile süslüydü.

Abbasi Halifesi Harun Reşid döneminde (786-809) İslam Devleti ile Roma İmparatorluğu arasındaki ilişki artmış ve karşılıklı hediye alışverişleri gerçekleşmişti. Romalı tarihçilerin anlattıklarına göre bu dönemde sarayın bazı bölümleri de mimari olarak (süslemeler de) doğu saraylarına benzemeye başlamış.

Büyük Saray’ın Bölümleri

Adına yaraşır bir biçimde büyük ve gösterişli olan saray yüzyıllar boyu genişledi. Sarayın bölümleri arasında şunlar yer alıyordu: Daphne (ikametgah), Kathisma (hipodrom locası), Konsistorium (meclis), Magna Aula (taht ve kabul salonu), Nea Ekklesia (Kilise), Tribunal (Mahkeme), Skholai (muhafız koğuşu), hapishane hücreleri ve pek çok büyük salon.

Bildiğim kadarıyla saraya önemli yeni yapılar ekleyen imparatorlar şunlardır: İkinci ve yedinci Konstantin, birinci ve ikinci Jüstinyen, İustinianos, Theofilos, Basileus, Lekapanos, Nikephoros, Tzimikes ve Theodosius.

Sarayın İsimleri

Yaklaşık 8 asır boyunca kudretli Roma İmparatorluğu’nun yönetim merkezi Büyük Saray, her dönem farklı bir isimle anıldı. 4.yy’da zaten tek olması hasebiyle yalnızca Palation (Saray) olarak adlandırılan saray ayrıca; Basileos Oikia (İmparator Evi), Hieron Palation (Kutsal Saray), Palaion Palaiton (Eski Saray) ve çoğunlukla Magnum Palation (Büyük Saray) olarak anılmıştır.

Büyük Saray Mozaikleri

Büyük Saray - İstanbul
Büyük Saray’ın Yaklaşık Konumu

Büyük Saray’ın günümüze kalan belirgin miraslarından bazısı muhteşem mozaikleridir. Beşinci ve altıncı yüzyıllardan kalma mozaikler, Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olan Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’nde sergilenmektedir. Hem o dönemin süslemelerini ve kültürünü yansıtmaları açısından hem de sanatsal açıdan birçok arkeolog tarafından bu mozaiklere büyük önem ithaf edilmektedir. Çünkü hem kullanılan teknik çok başarılıdır hem de günlük yaşam ile ilgili önemli betimlemeler vardır.

200m2’ye yakın bir alanı ortaya çıkarılan mozaiklerin pişmiş toprak, kireç taşı ve farklı yapılardaki çeşitli renkli taşlardan yapıldığı anlaşılmıştır. Bazı kaynaklarda süslemelerde altın kullanıldığı dahi iddia edilmektedir.

Fetih Sonrası Sarayın Durumu

Fatih Sultan Mehmet Han 1453 yılında İstanbul’u fethettiğinde Büyük Saray’ın ihtişamından geriye pek fazla bir şey kalmamıştı ne yazık ki… Çok bilinen bir anlatıda Sultan’ın yaşadığı hayal kırıklığı şu şekilde izah edilir: Sultan 2.Mehmet “Fethin Babası” unvanını henüz hak etmişken Ayasofya’dan sonra Büyük Saray’ı ziyaret eder. İçeri giren genç fatih, gördükleri karşısında o kadar şaşırır ki Pers şairi Firdevsi’nin “Sezarların sarayında örümcek perdedarlık ediyor, Efrasiyab’ın kulelerinde baykuş nevbet vuruyor” dizlerini mırıldanır. Yani “imparatorların sarayında örümcek odacılık ediyor” diyerek üzüntüsünü ve şaşkınlığını belli eder.

Birçok kereler yaptığım gibi bu durumun sebebini anlatırken sözü yine talihsiz Latin İstilası dönemine getirmem gerekiyor. Katolik Latin İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü 1204 ve 1261 yılları arasında saray o kadar sömürülür ki, yapılardan birinin kurşun damı dahi sökülüp satılmış ya da eritilerek başka bir madene çevrilmiştir. Zaten sarayın, şehir düştükten hemen sonra askerler tarafından feci bir şekilde yağmalandığı ve neredeyse tamamen talan edildiği malumdur.

Büyük Saray - Çizim
Büyük Saray’ın Temsili Çizimi

Saray, Konstantinopolis Mihail Paleologos tarafından geri alındıktan sonra gerekli tadilattan geçemedi. Maddi imkansızlıklar nedeniyle ne onarım gördü ne de bakım… Dolaysıyla 1453 yılında sarayın tamamen terk edilmiş olması, bitişiğindeki hipodromun da onunla birlikte harap bir halde olması nedeniyle yapı, Osmanlı döneminde de önem görmedi. Kalıntıları başka eserlerin inşaatlarında kullanılmak üzere tamamen söküldü. Böylece At Meydanı da temizlenmiş ve bir düzene kavuşmuş oldu. Bu sayede anıtsal yerini, belki de kendisi kadar ihtişamlı başka bir mabedin yerine, Sultanahmet Camii’ne bıraktı…

Anemas Zindanları
Anemas Zindanları - Çizim
Anemas Zindanları – Çizim

Anemas Zindanları, Tekfur Sarayı olarak da bilinen Blakhernai Saray kompleksinin bir parçasıdır. Roma döneminden İstanbul’da kalan tek yer altı zindanı olmasının yanı sıra; yer altı tünelleri, labirentvari sarnıçları ve son derece dar işkence odaları ile istisnai bir özelliğe sahiptir.

40 odalar adı verilen işkence çukurları, mahkumların ölene dek içlerinden çıkamayacakları kadar dar ve derin çukurlardı. Yüksek ihtimalle konuşturulmak istenen ya da çok ağır suçlar işleyen mahkumların kapatıldığı alanlardı buralar. Bazı kaynaklara göre Komnenos ve Paleologos hanedanlarından imparatorlar ve prensler dahi kapatılmıştı buraya. Hatta Vikipedi’de, Sultan 1.Murat’ın oğlu Şehzade Savcı Bey’in de burada yattığı yazıyor.

Anemas Zindanı’nın ismini, Arap asıllı Romalı bir asker olan Mikhael Anemas’tan aldığı iddia edilir. Anlatılanlara göre Roma İmparatoru Aleksios’a suikast hazırlıkları yaparken yakalanır ve burada ağır işkenceler görür. Hatta gözlerine mil çekilip kör edilmesine, imparatorun kızı Prenses Anna mani olmuştu diye romantik bir de rivayet vardır. Doğru mu yanlış mı öğrenemedim maalesef.

Zindanın yapım tarihi ile ilgili net bir bilgi yoktur. İşin kötüsü, bağlı bulunduğu Blaherna Sarayı’nın inşa

Anemas Zindanı - İşkence Odaları
Anemas Zindanı – İşkence Odaları

tarihi ile de ilgili kesin bilgiler yok. Yalnızca 10’uncu veya 11’inci yüzyılda tamamlandığı tahmin edilmektedir. Anemas’ın tarihi de bundan çok farklı olmasa gerek.

Osmanlı Döneminde Anemas Zindanı

Konstantinopolis 1453 yılında düşüp Osmanlılar tarafından fethedildiğinde Anemas Zindanları, hemen hemen tüm Roma eserleri gibi bakımsız bir haldeydi. Mahzenler, kuleler, sarnıçlar, odalar ve tüneller; Latin istilasından beri harap bir haldeydi. Zaten Tekfur Sarayı da pek iyi durumda değildi. Fetih sonrası Osmanlı Devleti’nin burayı hangi amaçla kullandığı tam olarak bilinmiyor. Yalnız, biraz daha Eğrikapı’ya yakın bir yere, zindanın kalıntılarının çevresine, Kazasker İvaz Efendi (Manav İvaz Ağa) tarafından bir cami yaptırıldığını biliyoruz. İvaz Efendi Cami’sinin yapım yılı 1585’dir. Mimarı ise o yüzyılın büyük dehası Koca Sinan’dır.

Anemas Zindanları Nerede?

Anemas Zindanları adres olarak Fatih ilçe sınırları içerisinde Ayvansaray mahallesine bağlı gözükmektedir. Nerede diye bana soracak olsanız Haliç’te, Ayvansaray surlarının dibinde, Balat Hastanesine yakın diye tarif ederdim.

Anemas Zindanlarının hemen yakınında ayrıca:

  • Panayia Vlaherna Ayazması – Meryem Ana (MS 5.yy)
  • Muhammed El Ensari Türbesi (668)
  • Hazreti Kab Mescidi (672)
  • Ya Vedüd Camii (1453)
Anemas Zindanları - Harita
Anemas Zindanları – Harita

Tarihi eserleri de yer almaktadır. Zindanı ziyaret edecek olursanız buralara da uğrayabilirsiniz.

Anemas’ın Yer Altı Tünelleri

Son olarak Anemas Zindanları ile ilgili bir efsaneye değinmek istiyorum: Yer altı tünelleri! Bazı iddialara göre Anemas Zindanları’nın tünelleri, Blakhernai Sarayı’na bağlanıyordu. Buraya kadar sıkıntı yok fakat kimilerine göre bu tüneller, Sultanahmet Meydanı’ndaki Aya Sofya’ya kadar uzanıyordu. Hatta tüm Konstantinopolis’i bir örümcek ağı misali sarmalıyordu. Tamamı ortaya çıkarılamasa ve kanıtlanamasa da pek çok tarihçi ve arkeolog, hem Roma hem Osmanlı döneminde İstanbul’da yer altı yolları olduğu konusunda hemfikirdirler. Ancak bu yollar gerçekten bu denli kapsamlı mıydı, Anemas Zindanları o dönemde bile yerin 7 kat altında uzanıyor muydu, bunları bilmek gerçekten çok zor.

Zeyrek Cami
Zeyrek Camii – Pantokrator Kilisesi
Zeyrek Cami
Molla Zeyrek Camii

Zeyrek Camii ya da eski adıyla Pantokrator Manastır Kilisesi, MS 1118 ve 1136 yıllarında arasında inşa edilmiş, birbirinden farklı 3 yapının bir araya gelmesiyle oluşan bir ibadethanedir.  Bir tür Hıristiyan külliyesi olarak da tanımlayabileceğimiz yapı, temelde 3 kilisenin birleştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bünyesinde ayrıca; şapel, kütüphane, hastane, göz sağlığı merkezi ve yaşlılar evi de bulundurmaktaydı. 1453 yılındaki fetihten sonra ise Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfına tabi edilmiş ve camiye çevrilmiştir.

Pantokrator Manastır Kilisesi Yükseliyor

Dönemin din adamları tarafından manastır olarak da kullanılan Pantokrator Kilisesi’nin temellerini, Komnenos hanedanından İmparator 2.Yannis’in eşi İmparatoriçe İrene tarafından atılmıştır. Aynı zamanda Macaristan Kralı Ladislaus’un da kızı olan İrene, 1118 yılında güney cephedeki kilisenin inşaatını başlattı. Ne var ki mabedinin tamamlandığını göremeden 1124 yılında vefat etti. Yarım kalan işi eşi İmparator Yannis Komnenos tamamladı (yaşlılar evi ve hastaneler, İrene’nin projesiydi ). Hemen ardından da kuzey cephesine bakan ikinci kiliseyi inşa ettirdi.

1136 yılında ise iki ibadethanenin ortasına bir küçük kilise (şapel) yaptırarak yapıları birleştirdi. 1142 yılında vefat ettiğinde buraya, eşinin yanına gömüldü. Roma kaynaklarına göre, bu çiftin en küçük oğulları İmparator 1.Manuel ve Paleologos hanedanlığından 5.Yannis de Pantokrator’a gömülmüştür.

Latin İstilası Dönemi

Konstantinopolis’teki pek çok eser gibi bu eser de Latinlerin kenti istila ettikleri dönemde oldukça zarar görmüştür.

Pantokrator Kilisesi
Pantokrator Kilisesi Planı

Yapı, İstanbul’un Doğu Katolik İmparatorluğu’nun başkenti olarak kaldığı 57 yıl boyunca farklı amaçlar için kullanıldı. Bir kısmı saray olarak kullanılırken bir kısmı da konuk evi olarak tahsis edilmişti. Yine bu dönemde birçok Hıristiyan azizine ait kutsal eşya da Venedik’e yollanmıştır. Yarım yüzyıl boyunca hiç bakım ve onarım görmeyen Pantokrator Kilisesi, tüm kıymetli madenleri tükenene dek yağmalanmıştır.

Molla Zeyrek Mehmet Efendi Medresesi

1453 yılında İstanbul fethedildiğine, Sultan 2.Mehmet Han yapıyı önce kendi vakfiyesine dahil etti. Ardından da dönemin büyük alimlerinden Molla Zeyrek Mehmet Efendi’yi, kilisenin medreseye çevrilmesi için görevlendirdi. Eğitime oldukça önem veren büyük Fatih, kendi külliyesi tamamlanan dek öğrencilerin burada okumasını emretti ve mollayı buranın müderrisi olarak atadı.

Bugün artık Zeyrek veya Zeyrekhane olarak anılan semt (Fatih ilçe sınırları içerisinde) adını, Molla Mehmet Efendi’nin “hazırcevap” anlamına gelen Zeyrek lakabından almıştır.

Semte İsmini Veren İbadethane: Zeyrek Camii

Talebelerin Fatih Külliyesi’ndeki medreseye taşınmasından sonra ise Zeyrek Medresesi, Zeyrek Cami olmuştur. Yapının içerisindeki 3 kilisede Müslümanların ibadetine açılmıştır. Bugün bildiğim kadarı ile yalnızca güneydeki camide namaz kılınabilmektedir. Medreseden ise maalesef hiç iz kalmamıştır.

Pantokrator Manastırı
Pantokrator Manastırı Çizimi

Sultan ayrıca, bu kilisenin azledilmiş din adamı olanı Georgios Kourtesis Scholarios’u, tekrar Ortodoks mezhebinin Patriği ilan etmiştir. Fetihten önce Müslümanlara karşı Katoliklerle ittifak yapılmasına karşı çıkan Scholarios, bundan sonra Gennadios adını kullanmıştır.

Mimari yapısında barok izler taşımasının nedeni ise 18.yüzyılda yapılan ciddi onarım çalışmalarıdır. Bunun dışında 1950 ve 1970 yılları arasında birkaç defa bakıma alınmıştır. Molla Zeyrek Cami, 1986 senesinde UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine dahil edilmiştir.