İstanbul ve Tarihi
Moğolların Meryem'i Prenses Maria
Prenses Maria, Moğolların Meryem’i

Prenses Maria, İstanbul’u Latinlerin elinden geri alan Roma İmparatoru Mihail Paleologos’un kızıdır. Yaşadığı dönemin en güzel kadını olarak anlatılan Maria’nın, masalları aratmayan hayat hikayesine ve belki de tarihi İstanbul’un en acıklı aşk hikayesine buyurun şimdi…

NOT: Yazıyı, sayfanın en altında yer alan Can Atilla eserini dinleyerek okumanızı tavsiye ederim.

Mihail Paleologos’un İstanbul’u Fethi

Prenses Maria
Üstad Haldun Hürel’in Kaleme Aldığı Prenses Maria Romanı

Latin istilası süresince İstanbul öyle yağmalanır ki, 1261 yılında artık Katolik istilacılar, sarayı ısıtmak için değerli evrakları ve az sayıdaki ahşap mobilyaları yakmaya başlarlar. Konstantinopolis’te durumun bu kadar kötü olduğunu bilen Mihail Paleologos, en başından beri İznik’te yanında bulunan komutanlarının üstün gayretleriyle şehri geri alır.

İmparator Paleologos, acımasızlığı ile ün salmış bir hükümdardı. İstanbul’u yeniden ayağa kaldırmak için sert tedbirlere başvurmaktan çekinmemişti: Ağır vergiler, zorunlu iskanlar, düzen için vahşice idamlar… Örnek olarak: Bir siyasi suçluyu, sırf şüpheleri yüzünden Beyazıt’ta bulunan büyük tunç boğa heykelinin içinde haşlamıştır (suçlu, insan boyundaki heykelin içine sokulur ve heykelin altına ateş yakılır). Gerisini siz hayal edin artık…

Bu sert tedbirlerden nasibini, gayrimeşru çocuğu Maria da payına düşeni alacaktı.

Prenses Maria Aşık Oluyor

Maria, imparatorun gayrimeşru çocuğu idi. Bu nedenle imparatoriçe olan üvey annesi tarafından pek sevilmese de üvey kardeşleri ile arası iyiydi. Öz annesi, Mihail tarafından öldürülen Maria’nın babasına bağlılığı ise şüpheliydi. Belki biraz da bu durumdan ötürü olsa gerek, Mihail sert yüzünü kızı Maria’ya pek göstermiyordu.

Babasının tavizleri ile özgür bir biçimde yetişen Maria, tüm yasaklara rağmen saraydan sürekli kaçıyordu. Her seferinde bir yolunu bulan yeryüzünün en güzel kadını, İstanbul’u gezmekten ve keşfetmekten büyük keyif alıyordu. Bu keşiflerden birinde ise hayatının aşkını keşfedecekti…

Moğolların Meryem'i Prenses Maria
Mihail Paleologos’un Kızı, Roma Prensesi Maria

Prenses Maria, kendisinin kim olduğunu bilmeyen Carlos isminde bir gence aşık olur. Galata’da antikacılık yapan Carlos ile Maria’nın aşkı zamanla büyür ve birlikte yaşama düşüncesi her şeyin ötesine geçer. Bu arada prensesin üvey kız kardeşi de ablasına ısrar ederek kimi zaman onunla birlikte saraydan kaçar. Yazılanlara göre o da Carlos’un bir arkadaşı ile aşk yaşamaya başlar.

Alevler Arasında Kalan Aşk

Teferruata çok girmeyeceğim, bu ilişki bir müddet böyle sürer. Her devrin hikayesi: Zengin kız, fakir oğlan ve zalim baba! Ancak gençler hep birlikte İstanbul’dan kaçmaya karar verirler.

Yalnız kaçacakları gece başka bir şey daha olur. Bir ayakkabı fabrikasından çıkan yangın, tüm Konstantinopolis’e yayılır. Askerler söndürme çalışmaları için yetersiz kalırlar. Halk ise desteğe gelemez çünkü hayvanat bahçesi de yanmıştır ve ortalık vahşi hayvanlarla doludur. O gece tam bir düzensizlik hakimdir İstanbul’a…

Her şeye rağmen Prenses Maria ve kız kardeşi, Carlos ve arkadaşı ile buluşurlar. Ancak yangın Galata’ya da sıçramıştır. Bu arada İmparator Paleologos, kaçış planından haberdar olmadan yangın gecesi Carlos’un öldürülmesi emrini verir. Carlos’un evine gelen askerler, genç prensesleri tanırlar ve baygın halde iken ikisini kurtarırlar. Carlos ve dostunun başını da gövdesinden ayırıp imparatora sunulmak üzere çuvala koyarlar.

Moğolların Gelini Romalı Bir Prenses

Prenses Maria günler sonra kendisine geldiğinde yüzünün yarısının yandığını ve 1 gözünü

Kanlı Kilise
Fener Ayia Maria, Moğolların Meryem’i veya Balat Kanlı Kilise Olarak Adlandırılan Maria Mouchliotissa Manastırı.

kaybettiğini fark eder. Daha da kötüsü, yaşamının anlamı ve sevgilisi Carlos hunharca öldürülmüştü. Babası, annesinden sonra kocası olacak adamı da elinden almıştı…

Mihail, kızını iyi etmek için her şeyi yapar. Roma’nın hükümdarı, imparatorluk sınırlarının ötesine geçerek doğunun ve batının en iyi hekimlerini getirir. Uzun süren bir iyileşme süreci sonrasında eski güzelliğine kavuşur. Dahası, yitirdiği gözünün yerine bir göz bile takılır. Tabi gerçek olmayan, görmeyen bir göz…

Kardeşi ile birlikte sağlığına kavuşan Maria’nın ise derdi ne gözüdür ne yüzü… Onun artık iyileşmeyecek yaraları vardır. Kızını içinde bulunduğu ruh halinden çıkarmak ve ezeli düşmanları ile barış sağlamak isteyen Roma imparatoru, Prenses Maria’yı, Moğol Hakanı Hülagü ile evlendirmeye karar verir.

Fakat 1265’te, henüz Maria yoldayken Moğol Hakanı ölür ve yerine oğlu Abhaka Kağan geçer. Maria, Moğolistan’a vardığında Abhaka’yla evlendirilir. Kaderin bir yazgısı gibi Abhaka (Abagu) da kısa süre sonra vefat eder. Moğollar, bir kağan ile evlendirilmiş olan prensesi, başkasıyla evlenemeyeceği için Konstantinopolis’e geri yollarlar. Hem de yüklü bir mirasla…

Annesini, sevgilisini, gözünü, gençliğini ve mutluluğunu yitiren, zorla evlendirilerek bozkırlara yollanan Roma Prensesi, burada bulunduğu süre içerisinde kendisini dine vermiştir. Varlığını Tanrı’ya ve İsa’ya adayarak yaşamının anlamını bulmaya çalışır. Moğolistan’da misyonerlik faaliyetleri yürüterek Hıristiyanlığı yaymaya çalışır. Kadın ve çocuklarla yakından ilgilenir. Yaptığı iyilikler ve hayır çalışmaları nedeniyle Doğu’nun Meryem’i ya da Moğolların Meryem’i olarak anılmaya başlanır.

Fener Aya Maria Kilisesi

Kariye Müzesi
Mozaikleri ile
Ünlü Edirnekapı Kariye Müzesi

Döndükten sonra inziva hayatına devam eder. Maurikios döneminde yaptırılan fakat Katolik işgali esnasında harabeye dönen Theotokos Panayiótisa Manastırı’nı (Fener Rum Erkek Lisesi’nin yanında) onartarak rahibe hayatı yaşamaya devam eder.

Bugün; Maria Mouchliotissa Kilisesi, Fener Ayia Maria Kilisesi, Moğolların Meryem’i Kilisesi veya Kanlı Kilise olarak da adlandırılmaktadır. Kanlı Kilise adını, Fatih Sultan Mehmet Han’ın 1453 fethi sırasında buradaki yokuşlarda (Meşhur kırmızı tuğlalı binanın oralar) şiddetli çarpışmalar olması ve Haliç’e (Balat’tan) oluk oluk kan akması nedeniyle almıştır. Kilise o günden bugüne hiç camiye çevrilmeden yüzyıllardır bir Ortodoks kilisesi olarak faaliyet göstermektedir. Bugün de Fener Rum cemaatinin ayinlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Prenses Maria’nın tek görsel kaynakları (tavandaki mozaikler) bugün Fatih Edirnekapı’da bulunan Kariye Müzesi’nde yer almaktadır diye biliyorum.

Theodora ile Jüstinyen
Roma İmparatoriçesi Theodora Kimdir?

Roma İmparatoriçesi Theodora; 1.Jüstinyen’in, Nika ayaklanması ile anılan eşidir. Theodora, kimi Romalı tarihçiler tarafından cinselliğin ve ihtirasın simgesi olarak görülürken; kimileri tarafından da muhteşem bir var olma mücadelesinin güçlü imgesi olarak tanımlanmıştır.

Theodora’nın Gençliği

Theodora ile Jüstinyen
Theodora ve Jüstinyen’in Ayasofya Müzesindeki İkonları

Theodora’nın gençliği hakkında kati bilgiler bulamadım kaynaklarda. Bilindiği kadarıyla babası bir donanma subayı idi, annesi ise pagan rahibesi. 3 kardeş olduklarına dair bilgiler var. Küçük yaşta babasını yitirince annesi bir başkasıyla evlenir ve üvey babası çocuklardan para kazanmalarını ister.

Theodora bu şekilde sirklerde çalışmaya başlar. Bazı Romalı tarihçilere göre cinselliğini kullanır hatta fahişelik yapar. Bir anekdot: Dansçıların, tiyatrocuların bulunduğu bu sokaklara Pornai deniyormuş. Malum kelimenin de buradan türediği söylenir. Neyse… Tüm söylentilere karşın onun evlenene kadar rahat bir cinsellik yaşadığı fakat evlendikten sonra sadık bir eş olduğu da vurgulanır.

Theodora bu dönemde ileride İmparator Jüstinyen olacak olan Flavius Petrus Sabbatius Iustinianus ile tanışır ve aşk yaşamaya başlarlar. İmparator olan amcası Jüstin’in özel muhafız ordusunda subay olan Jüstinyen, kendisine bir malikane dahi hediye eder.

Theodora ile Justinianos Evleniyor

Jüstinyen’in erguvani pelerini takmasıyla Theodora’nın da hayatı değişir. Aslında Roma yasalarına göre bir imparator, soylu olmayan kimselerle evlenemezdi fakat Jüstinyen özel bir yasa çıkararak bu engeli ortadan kaldırdı.

Böylece Ayasofya Kilisesi’nda yapılan bir törenle Theodora ve Jüstinyen evlenirler. Panayırların fahişe dansçısı, sadece Konstantinopolis’in değil tüm Roma’nın en önemli kadını oluyordu. Bu evlilikten sonra Jüstinyen, kendisinden 14 yaş küçük karısı nedeniyle İstanbullu aristokratların nefretini kazanır. Çünkü artık törenlerde, hor gördükleri bu aşağı tabakadan kadının ayaklarını öpmeleri gerekecekti…

Theodora ise alt sınıf bir insanın aksine çok kısa sürede saray hayatına uyum sağlayarak, asilzadelerden farksız bir şekilde protokolü benimseyecekti.

Theodora ve Nika Ayaklanması

Nika Ayaklanması adlı yazımda da belirttiğim gibi İmparatoriçe Theodora, Konstantinopolis’i terk etmek üzere olan

Theodora ve Mahiyeti
İmparatoriçe Theodora Mahiyeti ile Beraber

kocası Jüstinyen’i şu sözlerle ikna eder: “Jüstinyen, hiçbir sorun yaşamadan Konstantinopolis’i terk edebilirsin. Deniz hemen orada. Gemiler hazır, yeterince paran da var. Ama ülkeyi terk edersen, sürgünde yaşadığın günlerin birinde şu soruyu kendine sormayacak mısın: Ya kalsaydım? Ben hiçbir yere gitmiyorum. Benim inancıma göre erguvani imparatorluk pelerinini bir kez giyen bir daha çıkarmamalıdır. İnsanlar bana imparatoriçe demeyi bıraktıklarında, yaşamanın benim için anlamı kalmaz.”

Erkeklerden kurulu konsülün karşısında tüm geleneklere aykırı olarak konuşan bu kudretli kadın, sözlerini şöyle tamamlar: ”Her zaman eski atasözüne inanmışımdır: Erguvani pelerin kefenim olsun!”

Bilindiği üzere bu sözlerin ardından Jüstinyen isyanı bastırmaya karar verir ve tam 30.000 insanın kanı dökülür. Bazılarına göre katliam yalnızca, bir kadının iktidar hırsı yüzünden meydana gelmiştir. Onun yaşamını anlamı için, başka hayatlar son bulmuştur…

Yoksulların ve Kadınların Hamisi İmparatoriçe Theodora

14 yaş daha genç olsa da Theodora, eşinden evvel vefat eder. Jüstinyen ondan sonra başka bir kadınla evlenmek istemez. Tarihçilerin ve bürokratların düşüncelerine rağmen halk nezdinde gerçek bir iyilikseverdir.

Theodora ve Jüstinyen
Roma İmparatoriçesi Theodora ve İmparator Jüstinyen

Gençliğinde yaşadığı zorluklar nedeniyle kadınlara ve yoksullara her daim sahip çıkmıştır. Kadınlara ayrıcalıklar tanıması, yetim çocuklara sahip çıkması ve yoksulları doyurması için kocasını sürekli teşvik etmiştir. Hatta Jüstinyen’in kendisine verdiği malikaneyi bir manastıra çevirdiği ve kötü yola düşmüş kadınlara burada sahip çıktığı anlatılır.

Hatta Büyük Ayasofya’dan 5 yıl önce bugün Küçük Ayasofya Cami olarak anılan Sergios Bacchus Kilisesi’ni yaptırmıştır. 

Hürrem Sultan ile Benzerliği

Ben, Roma İmparatoriçesi Theodora ile Haseki Hürrem Sultan’ı ve yaşadıklarını biraz birbirlerine benzetiyorum. Şöyle ki:

  • İkisinin de gençliği yoksulluk içinde geçmiştir.
  • İkisi de genç yaşta kendilerinden büyük hükümdarlarla evlenmişlerdir.
  • İki hanım da tarihçiler tarafından hep tartışılmışlardır (iktidar hırsları, ölümlerdeki payları vb).
  • Farklı dönemlerde de olsa kadınlara ve yoksullara sahip çıkmış, hayır işleri yapmışlardır.
  • Ve hem Theodora hem Hürrem Sultan, İstanbul’da yaşamışlardır.

NOT: Evlilik töreni 2. Ayasofya’da yapılmıştır. Nika isyanında yanınca yerine bugünkü 3. Ayasofya inşa edilir.

Roma İmparatoru 1.Jüstinyen

Roma İmparatoru 1.Jüstinyen (Justinianos); Nika ayaklanması, Aya Sofya Kilisesi, Roma Hukuku ve Jüstinyen Vebası ile anılır. 527 – 565 yılları arasında görev yapan ve 85 yaşında vefat eden Jüstinyen, bazı tarihçiler tarafından son gerçek Romalı imparator olarak tanımlanır. Kendisi aynı zamanda Latince konuşabilen son imparatordur ve kimileri tarafından “büyük” unvanı da ithaf edilir fakat daha önce de yazdığım gibi bu unvan ile anılan tek imparator, İstanbul’u başkent yapan Büyük Konstantin’dir.

Iustinianus Konstantinopolis’te

Aya Sofya Kilisesi İçindeki Jüstinyen İkonu
Aya Sofya Kilisesi İçindeki Jüstinyen İkonu

İmparator olmadan önceki adı Flavius Petrus Sabbatius Iustinianus olan Jüstinyen, Roma İmparatoru Jüstin’in yeğenidir. Sabbatius’tan olma, Helena’dan doğma Jüstinyen, 482 yıllarında Üsküp Makedonya’da bulunan Toresium (Tauresium) köyünde dünyaya gelmiştir. Ailesi çiftçi olan Jüstinyen, amcasının himayesinde Konstantinopolis’e gelir. “Bir İmparatorluğun Doğuşu” adlı kitabı okuduğumda bariz bir şekilde gördüm ki, yeğen Jüstinyen,  (karakter olarak) amcasından çok etkilenmiştir. İmparatorluğu süresince karşılaştığı zorluklarda hep onun gibi düşünmeye çalışmıştır.

Konstantinopolis’te iyi bir eğitim alan genç Flavius Petrus, orduda subay olur. Zaten bu sayede imparatorluğa giden yolda amcasını, kendi askeri gücünü kullanarak desteklemiştir (Vitalyan ayaklanmasında özel muhafız alayının başında olan Jüstinyen’in, amcasının en büyük rakibi Kont Vitalyan’ı öldürdüğüne inanılmaktadır). İlerleyen yıllarda yaşlanması hasebiyle zorlanan amcası Jüstin’e, devlet işlerinde yardımcı olmaya başlar. Çok geçmeden de İmparator Jüstin: “Halkımın kararı sonucunda yeğenim ve evlatlığım Jüstinyen’i eş imparator ilan ediyorum” diyerek ona tahtın yolunu açar. Çünkü bir başka deyişle, Jüstinyen’i varis olarak atamış bulunur.

Pagan Rahibesinin Kızı: Theodora

Bu arada Jüstinyen, bir pagan rahibesinin kızı olan Theodora ile tanışır. Babasının donanma subayı olduğu yönünde, emin olmadığım bilgiler bulunmaktadır. Tiyatro ve panayırlarda dansçılık yapan Theodora’nın aslında fahişe olduğu bilinmektedir. Aralarındaki ilişkinin aşka dönüştüğü dönemde Theodora, kaderinde imparatoriçelik olduğunu herhalde tahmin edemezdi.

Jüstinyen, imparator olduktan sonra yasaları değiştirerek, aşağı sınıftan gelen bir kadınla olan evliliğini hukuken mümkün kılmıştır.

Büyük Saray’ın Yeni Efendisi: Jüstinyen

Amcasının 527 yılında vefat etmesiyle Jüstinyen, 45 yaşında Aya Sofya’da taç giyer ve hükümdarlığını

Jüstinyen Sütunu
Zaferlerinin Onuruna Diktirdiği Jüstinyen Sütunu

ilan eder. İmparatorluğun içinde bulunduğu durumu iyi tahlil eden 1.Jüstinyen, Suskunlar Toplantısı’na bizzat katılmaya başlar. Bu, günümüzün bakanlar kurulu toplantısına eşdeğer bir yönetim unsurudur. Yalnız, gerektiğinde askerlerin de katılması sebebiyle biraz daha geniş kapsamlıdır diyebiliriz.

İlk yıllarında, o zamanlar doğunun en büyük kentlerinden ve güneydoğu Anadolu’nun merkezi olan Antakya’nın yaşadığı büyük deprem ile karşılaştı. Antakya’yı tekrar ayağa kaldırmak için çaba harcadı. Vergi sistemini düzenledi ve ordunun yapısını gözden geçirdi.

Roma Hukuku

Bugünkü medeni kanunların temeli olan Roma Hukuk yapısını düzenleyen Jüstinyen’dir: Moribus antiquis stat es Romana!  Yüzyıllardan beri birçok konuda defalarca farklı emirler verildiğini ve bunun kanun kitaplarını şişirerek hakimlerin işini zorlaştırdığını fark ederek uzun süre çalıştı ve Novellae diye anılan kanunnameyi ortadan kaldırdı. Bu arada o dönem için ilginç sayılabilecek bazı kararlar da aldı:

  • Her çocuk özgür doğar.
  • Köleler tek bir cümle ile serbest bırakılabilir.
  • Gayrimeşru çocuklar da mirastan pay sahibidir.

Zor Zamanlar: Nika İsyanı

Nika Ayaklanması adlı yazımda tüm teferruatıyla ele aldığım bu direnişe özet olarak değinelim.

532 yılında antik İstanbul Hipodromu’nda başlayan isyan neticesinde Konstantinopolis 5 gün boyunca yanmış ve bu arada Ayasofya ile Samson Hastanesi de kül olmuştur. Gerçi bu sayede bugünkü Aya Sofya inşa edilmiştir fakat bedeli ağır olmuştur. İsyanı bastırmak için 30.000 civarında insan hipodromda kılıçtan geçirilmiştir. Bazı Romalı tarihçiler, Jüstinyen’in bu katliamı hiç istemediğini ve çok üzgün olduğunu, bu nedenle de büyük mabedi inşa ettirdiğini yazarlar. Zaten bu olaydan sonra bir daha kimseyi ölümle cezalandırmayacaktır.

Kutsal Mabet Ayasofya Kilisesi

Apayrı bir yazının konusu olan Ayasofya’nın Jüstinyen tarafından yapıldığını belirteyim. 3.Ayasofya olarak da anılan kilise, o zamanlar için yeryüzünün en büyük ibadethanesi idi. Kutsal mabet, yüzyıllar boyunca da bu unvanını korumuştur.

532 yılında ayaklanmanın hemen ardından inşasına başlanan kilise, yalnızca 5 yıl gibi bir sürede tamamlanmış ve Jüstinyen 55 yaşında iken ibadete açılmıştır. Gerçi çok geçmeden o muhteşem kubbesi çökmüştür ama… Teferruatlı bilgi için Ayasofya Kilisesi isimli yazımı okuyabilirsiniz.

Askeri Harekatlar

İmparator Jüstinyen
Roma İmparatoru 1.Jüstinyen

İmparator Jüstinyen, Roma’nın özellikle Akdeniz’de ve Afrika’da kaybettiği toprakları geri almak için çok uğraşmıştır. General Belisarius, General Mundus ve Komutan Soluk Yüzlü John ile bir ölçüde başarılı da olmuştur.

Afrika fatihi Belisarius, göçmen kavimlerden Kartaca ve zor da olsa eski başkent Roma’yı geri almıştır. Perslere karşı doğuda sıkıntılar yaşansa da önce kaybedilen Antakya daha sonra geri alınmıştır. Adriyatik ve Akdeniz güvenli sular haline getirilmiş, barbar olarak adlandırdıkları kavimler İtalya’dan çıkarılmıştır. Her ne kadar bir daha İspanya ve Britanya’ya ayak basamasalar da, batıda ve doğuda sınırlar güvene alınmıştır.

Jüstinyen Vebası

542 yılının Mayıs ayında, Konstantinopolis’in kuruluş kutlamalarında şehre ulaşan veba salgını, Jüstinyen vebası olarak anılır. Yüzyıllardır şehrin başına gelen en büyük felaket olan salgın neticesinde 750.000 olan Konstantinopolis nüfusu, 450.000’ine inmişti. Tam 300 bin kişi, İskenderiye ve Filistin’den gelen gemilerin demirlediği iskelelerden yayılan bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Şehri ele geçiren veba nedeniyle sokaklar zamanla boşalmış, ticaret ve tarım neredeyse durma noktasına gelmişti. Yine de kimse sur dışına kaçmamıştı. Hatta bazı gönüllü kişiler cesetleri toplayarak gömüyorlardı. Yaz sıcağında iyice yayılan hastalığa rağmen muhafız kıtasının devriye yürüyüşleri ve İmparator Jüstinyen’in tören alayları ile kiliseye gitmesi, halka moral veriyordu. Her şeye rağmen kıtlık ve açlık baş göstermiş ve paranın değeri düşmüştü. Üstelik salgın, balkanlara kadar yayılmıştı. İşin en ilginç yanı, salgının Noel’e doğru, geldiği gibi şehri hızlıca terk etmesi olmuştu.

Jüstinyen’in Ardından

Jüstinyen döneminde Konstantinopolis tekrar güçlenirken Roma imparatorluğu da toparlanma sürecine girmişti.

Siyasal anlamda dönüşüm yaşanmış; sanat ve mimari, Ayasofya ile birlikte İstanbul’da zirve yapmıştı. Göçmen

1.Jüstinyen Döneminde Roma İmparatorluğu
İmparator 1.Jüstinyen Döneminde Roma İmparatorluğu

kavimlerle en iyi şekilde mücadele edilmiş, hukuk reformları yapılmıştı. Antakya yeniden inşa edilirken, tek bir isyanda tam 30.000 insan katledilmişti. Özetle kesintisiz 38 yıl süren iktidarında belli konularda istikrar hüküm sürmüştü.

Buna karşın halk giderek yoksullaşmıştı. Hemen her alanda konulan ağır vergiler, devleti güçlendirirken halkı açlığa itmişti.

Sonuçta ne olursa olsun 1500 yıl sonra hala İmparator Jüstinyen, eşi İmparatoriçe Theodora ve Nika Ayaklanması akıllardadır. Ve tabi 3.Ayasofya dimdik zamana meydan okumaya devam etmektedir…

Roma İmparatoru Büyük Konstantin

Roma tarihinde “büyük” unvanı ile anılan tek imparator olan 1.Konstantin, İstanbul’u başkent yaparak kentin kaderini sonsuza dek değiştirmiştir. Tabii Konstantin’in “büyük” olarak anılmasının tek nedeni bu değildir: O aynı zamanda Hıristiyanlığı benimseyen, koruyan ve yayılmasına olanak tanıyan ilk imparatordur. Biraz teferruatlandıralım…

Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus

Tam adı Latincedeki yazılışıyla Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus olan bu büyük hükümdar; Şubat 272’de, bugün Sırbistan sınırları içersinde yer alan Naissus (Nis) şehrinde doğmuştur.

Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus
Hıristiyan Roma İmparatoru Büyük Konstantin

Kavimler göçü ve değişime ayak uyduramaması nedeniyle sıkıntılı zamanlar geçiren Roma, o dönem tetrarşi ile yönetilmekteydi. Bu, iki büyük imparatora (Augusti’ler) bağlı ve onların yerlerine geçecek iki küçük imparatora (Caesar’lar) dayalı farklı bir yönetim biçimiydi. Büyük Konstantin’in babası da (Constantius Chlorus) dörtlü yönetimin içinde yer alıyordu. Konstantin, babasının vefatından ardından askerler tarafından onun yerine geçirildi. Kısa süre sonra Batı’nın yönetimi tek başına ele aldı.

Roma’nın Mutlak Hakimi 1.Konstantin

İmparatorluğun doğusunda hüküm süren Licinius, Konstantin’in kız kardeşi Flavia Julia Constantia ile evlenerek, giderek güçlenen rakibi ile akrabalık bağı kurmaya ve Batı’da da söz sahibi olmaya çalışıyordu. Ancak çok geçmeden ikili arasında iç savaş çıktı. Nedeni ise Licinius’un Konstantin’e karşı giriştiği bir komploydu.

Chrysopolis (Üsküdar) civarında yapılan nihai savaşı kazanan Konstantin oldu. Artık Roma’nın tek bir İmparatoru vardı: 1.Konstantin. Savaştan sonraki 6 ay içerisinde önce Liscinius’u, ilerleyen yıllarda ise kız kardeşi ve yeğenini öldürtür.

1.Konstantin Yeni Başkentini Kuruyor: Nova Roma

Büyük Konstantin, barbar olarak adlandırdıkları kavimlerin istilası nedeniyle ne Roma’nın ne Milan’ın ne de Ravenna’nın güvenli bir başkent olamayacağını biliyordu. Üstelik artık tek başına yönettiği imparatorluğun sınırları Avusturya’dan Kızıldeniz’e, İspanya’dan Kırım’a dek uzanıyordu. Yani ona son derece merkezi ve güvenli bir anakent lazımdı.

Önce Truva’yı (Troya) yani Çanakkale civarını geçirir aklından. Fakat zaten Trakyalı olan ve Üsküdar’daki savaşta Kadıköy’de (Khalkedonia) konuşlanan 1.Konstantin, hala küçük bir kasaba olan Byzantion’un (Byzantium) mükemmel konumu kendi gözleriyle görmüştü. Bu nedenle doğu ve batı arasındaki ticaretin merkez üssü olduğunu fark ettiği İstanbul’u, Megaralı Kral Byzas’tan yaklaşık 1000 yıl sonra başkent yapmaya karar verdi.

1.Konstantin Nea Roma’yı İnşa Ediyor

Nea Roma
Büyük Konstantin’in Konstantinopolis’i

11 Mayıs 330 yılında Büyük Konstantin, şehirlerin kraliçesine taç giydirerek İstanbul’u, Roma’nın yeni başkenti olarak tüm dünyaya ilan etti. Artık doğunun ve batının kalbi burada atacaktı. Ancak kasaba boyutlarında sessiz sakin bir kenti, yeryüzünün en kudretli imparatorluğuna yaraşır bir başkent yapmak hiç de kolay değildi. Konstantin bu işle bizzat kendisi ilgilendi.

Büyük Konstantin tarafından hazırlanan plana göre; tıpkı Roma gibi 7 tepeli bir şehir olan Konstantinopolis’in ana caddesi, Mese yolu olacaktı. Nova Roma, bugünkü adı ile Divanyolu (Yeniçeriler caddesi olarak da bilinir) olan cadde üzerinde şekil aldı. Bugün bile Tarihi Yarımada’nın sur içinde kalan kısmı, şehrin ikinci kurucusu olarak da bilinen Konstantin’in çizdiği plana sadıktır diyebiliriz (olduğu kadarıyla artık).

1.Konstantin şehrin imarı esnasında yeni; caddeler, sokaklar, kiliseler, forumlar, senato binaları, saraylar, tiyatrolar, hamamlar, su kemerleri, sarnıçlar, surlar ve meşhur hipodromu yaptırdı. Roma’yı dahi geride bırakabilmek adına yeni başkentine imparatorluğunun 4 bir yanından eserler getirtti. Bunların arasında bugünkü Sultanahmet meydanında bulunan ve o dönem hipodromun içine yerleştirilen Mısır Dikilitaşı, Örme Dikilitaş ve Yılanlı Sütun da yer alır. Kendi adını taşıyan Forum Konstantin ve bu forumun tam ortasında yer alan Çemberlitaş ile sıfır noktası olarak kabul edilen Milyon Taşı da 1.Konstantin’in eserleri arasında bulunmaktadır.

Konstantinopolis‘teki bu eserlerden Zafer Takı’nın efsanesini, Çemberlitaş Sütunu isimli yazımda etraflıca ele aldım.

Hıristiyanlığın Hamisi Büyük Konstantin

1.Konstantin’in batı dünyasında “büyük” unvanı ile anılmasının tek nedeni Konstantinopolis değildir. Paganist Roma’da Hıristiyanlığı korumuş ve desteklemiş olması son derece önemli bir etkendir.

Konstantinopolis’i ikinci kez kurarak İstanbul’un kaderini değiştirdiği gibi, Hıristiyanlığı koruyarak da Avrupa’nın ve o zamanlar son derece mütevazı olan bu dinin de kaderini değiştirmiştir. Hatta yalnızca Avrupa’nın değil, Roma ile ilişki olan Slavların, Hunların ve diğer kavimlerin de Hıristiyanlık ile tanışmasını sağlamıştır. Yani aslında diyebiliriz ki bugün Macarların, Avrupalıların, Britanyalıların, Rusların ve Balkan milletlerinin Hıristiyan olmasına sebep, Büyük Konstantin’dir.

Milano Fermanı, İznik Konsili ve İsa’nın Ordusu

MS 313 yılında Licinius ile 1.Konstantin’in yayınladıkları Milano Fermanı sayesinde Hıristiyanlar kilise kurmak ve el konulan mallarını geri almak gibi haklara kavuşuyorlardı. Milan’daki bu sözleşme aslında ikili arasında imzalanan siyasal bir anlaşmaydı.

Büyük Konstantin, MS 325 yılında ise İznik Konsili’ni toplayarak Hıristiyanlık içerisindeki tartışmalı meselelerin  karara varılmasını da sağlamıştır.

Roma Hıristiyanlık Simgesi
Roma Ordusunun Kalkanlarında Yer Alan Hıristiyanlık Simgesi

Anlatıya göre Konstantin, gördüğü bir düş nedeniyle, Milvian Köprüsü Savaşı (312) öncesinde paganizme inanan askerlerinden Hıristiyanlığın o dönemki işaretini çizmelerini ister. Pagan askerler ilk başta tereddüt etseler de generallerine karşı gelme şansları yoktur. Savaşın sonucu, Hz İsa’nın düşünde Konstantin’e bildirdiği gibi olur: Tartışmasız zafer! Bu şekilde Büyük Konstantin, Roma ordusunun tek tanrı inancı ile karşılaşmasını sağlar.

Annesi Helena’nın vaftiz edildiğine dair rivayetler bulunan Konstantin, aslında paganizm kültürü içerisinde yetişmiştir fakat annesinin etkisinde kaldığı söylenir. Milvian savaşından önce uyanıkken gördüğü düş ise kırılma noktası olur. Kendisinin Hıristiyan olup olmadığı konusunda kesin bilgiler olmasa da, ölmeden evvel vaftiz edildiğine dair güçlü inanışlar vardır.

Sonuçta ne sebep ne olursa olsun, Büyük Konstantin; Milano Fermanı’nı yayınlayarak, İznik Konsili’ni toplayarak ve orduya Hıristiyanlığı sokarak imparatorluğun dinini paganizmden Hıristiyanlığa çevirmiştir. Artık Jüpiter’in, Apollon’un yerini Hz İsa ve Meryem Ana alacaktı…

Megaralı Kral Byzas
Megaralı Kral Byzas Kimdir?

Megaralı Kral Byzas kimdir? İstanbul’un Kuruluşu isimli yazımda kendisinden kısaca bahsettiğim bu Yunan göçmenin efsanevi hikayesini şimdi detaylı bir şekilde ele alalım.

Megaralı Kral Byzas
Megaralı Kral Byzas ve Antik İstanbul

Büyük Kral Byzas’ın soyu, Yunan mitolojisindeki tanrı ve tanrıçalara dayanmaktadır. Nehirler tanrısı İnahor’un dünyalar güzeli kızı İo (Byzas’ın anneannesi ve Hera tapınağının rahibesi), kendisine aşık olan tanrıların tanrısı ya da tanrıların kralı diyebileceğimiz Zeus ile aşk yaşamaya başlar. Ancak Zeus evlidir ve bir gün İo ile birlikteyken karısı olan baş tanrıca Hera’ya yakalanmakla karşı karşıya kalır. Bu durumdan kurtulmak isteyen baş tanrı ise, Kral Byzas’ın anneannesi güzel İo’yu boynuzlu bir ineğe çevirir. Ancak durumdan şüphelenen Hera ineğin kendisine hediye edilmesini ister ve başına nöbetçi olarak koca gözlü ya da bin gözlü olarak anlatılan bir dev diker. Zeus, İo’yu o durumda bırakmaz ve bir başka tanrı olan Hermes’i yollayarak bu devi öldürtür.

Biraz sabır lütfen :) Yunan Göçmen Megaralı Byzas’ın İstanbul’un kuruluşu ile alakalı kısma geliyoruz. Kral Byzas’ın anneannesi bundan sonra da rahat edemez. Hera ineğin başına bir sinek musallat eder. İo sinekten kaçtıkça sinek onu kovalar.

Bu kovalama sonucunda Batılılar tarafından Boğaz’a “Bosphorus” ve Haliç’e “Golden Horn” denmesinin nedeni de (nedenlerinden biri de diyebiliriz) ortaya çıkar. Teferruatlı bilgi için “İstanbul Boğazı Tarihi ve Efsaneleri” isimli yazımı okuyabilirsiniz.

İo kaçarken Boğaz’ın diğer tarafına geçer ve burada Büyük Kral Byzas’ın annesi olacak Zeus’un kızı Keroessa’yı doğurur. Keroessa ileride Denizler Tanrısı Poseidon ile evlenerek Megara’nın efsanevi kralı ve Byzantion’un yani İstanbul’un kurucusu Büyük Byzas’ı doğurur.

Kral Byzas İstanbul’u Kuruyor

Yukarıda belirttiğim gibi aslında Megaralı Kral Byzas’ın İstanbul’u kurma hikayesini, İstanbul’un Kuruluşu isimli yazıda etraflıca ele aldım fakat burada da yeri gelmişken kısa bir özet geçelim: Kral Byzas, kehanetlere uyarak halkıyla birlikte doğduğu topraklara gelir ve burada imparatorluklara başkentlik yapacak olan şehir devletini kurar.