İstanbul ve Tarihi
Kıztaşı
Kıztaşı – Marcianus Sütunu

Fatih Kıztaşı, MS 450 yıllarında İmparator Marcianus tarafından Forum Amastrion’a dikilmiştir. Roma döneminden kalma birkaç anıt sütundan birisidir.

Kıztaşı
Fatih Kıztaşı

Fetih sonrası kurulan ilk Türk mahallelerden biri olan Kıztaşı Mahallesi’ne adını veren eser, esasında milattan sonra 452 ya da 457 yılında dönemin Roma İmparatoru Marcianus tarafından kendi adına diktirilen bir anıt sütundur.  Uzun bir süre Saraçhane’de bulunan Yeniçerilere ait bekar odalarından birinin bahçesinde kalmış ve geçtiğimiz yüzyılın başlarında (bir yangından sonra) tekrar ortaya çıkarılmıştır.

Roma Efsanelerine Göre Kıztaşı

Kıztaşı hakkında bilgi verirken efsanelerinden bahsetmemek olmaz… Romalılara ait olan efsaneye göre, Jüstinyen Aya Sofya’yı inşa ettirirken tılsımlı güçleri olan bir kız da buraya büyükçe bir sütun taşıyormuş. Derken kızın karşısına ruhani bir canlı çıkar taşı nereye götürdüğünü sorar. Kız, Aya Sofya’ya gittiğini söyleyince cin, geç kaldığını ve taşı boşuna taşımamasını söyler. Kız, taşı oracıkta bırakıp durumu görmek için bugünkü Sultanahmet Meydanı’na gelir ve cinin yalan söylediğini anlar. Saraçhane’ye geri dönüp taşı götürmek ister fakat sihirli güçlerinin artık işe yaramadığını fark eder. Taş da o gün bugündür Kıztaşı olarak anılır.

Yine Romalılara göre sütunun tılsımlı güçleri de varmış. Sütun, yanından geçen genç hanımlara bakire olup olmadıklarını fısıldıyormuş. Bazı anlatılara göre de bunu, yalnızca kendisine dokunulunca yapıyormuş. Bir başka efsaneye göre ise kadınlar hafif meşrepse taş eğiliyormuş. Rivayet bu ya; günlerden bir gün Jüstinyen baldızı ile buradan geçerken taş yerlere yatmış. Bu duruma sinirlenen imparatorda eşinin kardeşini oracıkta idam ettirmiş.

Evliye Çelebi’nin Kaleminden Markianos Anıtı

Ünlü seyyahımız ve tarihçimiz Evliya Çelebi ise Kıztaşı’ndan şu şekilde tasvir eder: “Dikdörtgen şeklinde büyük bir taş üzerinde, yekpare beyaz mermerden yapılmış, Kral Pozantin’in kızının lahdi”. Ona göre İstanbul’u doğal afetlerden korumak için şehre konulmuş 27 tılsımdan biri de bu anıttadır.

Tanrıça Nike Heykeli
Nike Heykeli (Efes Antik Kenti – İzmir)

İşin aslına dönecek olursak; 1908 yılında ortaya çıkarılan kaidesinde, Yunan mitolojisindeki Tanrıça Nike yer aldığı için Kıztaşı olarak adlandırılmıştır. Mısır granitinden yapılmış olan kaidenin 3 yüzüne haç işareti işlenmiştir. Edindiğim bilgilere göre ise kitabesinde şöyle yazmaktadır: “İşte bu birinci yurttaş (yani imparator) Marcianus’un anıtıdır”.

Sütunun üzerindeki bronz heykelin ise Konstantinopolis’in tüm zenginliklerini tüketen Latin İstilası esnasında Venedikliler tarafından Bari’ye (İtalya) götürüldüğü iddia edilmektedir.

Yedi Tepe İstanbul
İstanbul 7 Tepe
Yedi Tepe İstanbul
İstanbul’un 7 Tepesi (Coğrafi)

İstanbul 7 tepe tanımı, sur içinde kalan ve eski İstanbul’da belirgin olarak görülen hakim yedi tepeyi anlatmaktadır. Daha önce Roma’nın Yeni Başkenti: Konstantinopolis isimli yazımda, İstanbul’un tıpkı İtalya’daki Roma kenti gibi 7 tepeli bir şehir olmasının, başkent seçilmesinde etkili olduğunu anlatmıştım.

Peki İstanbul’un 7 tepesi nerelerdir? Şehir, modern mimariden etkilenmeden önce bariz bir şekilde belli olan bu 7 tepe, gerçek İstanbul olan sur içinde yer almaktadır:

  1. Sarayburnu (Topkapı)
  2. Çemberlitaş (Nuruosmaniye)
  3. Süleymaniye (Beyazıt)
  4. Fatih (Fatih Cami)
  5. Yavuz Selim (Yavuz Sultan Selim Cami)
  6. Edirnekapı (Mihrimah Sultan Cami)
  7. Kocamustafapaşa (Çapa – Haseki)

İstanbul 7 Tepe İsimleri

Semt adları veya üzerinde ki eserlerle anılan bu 7 tepenin tüm isimlerini ve tarihi yapılarını buyurun birlikte okuyalım.

İstanbul’un 1.tepesi Sarayburnu ve civarıdır. Megaralı Kral Byzas’ın şehri ilk kurduğu yer olan bu tepe; 3 taraftan denizle çevirili olması ve kara tarafının deniz seviyesinden yüksekte olması nedeniyle o dönem son derece mantıklı bir tercihti. Zaten Fatih Sultan Mehmet Han da, imparatorluğunun sarayı için Tarihi Yarımada’nın bu kıymetli ucunu tercih etmişti.

Sarayburnu tepesi ya da Topkapı tepesi olarak da anılan bu tepe, denizden yaklaşık 30 metre yüksektedir. Topkapı Sarayı ile birlikte; Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Cami, İbrahim Paşa Sarayı, Milyon Taşı ve Alman Çeşmesi de bu ilk tepede yer almaktadır.

İstanbul’un 2.tepesi Çemberlitaş meydanının olduğu bölgedir. Deniz seviyesinden 40 metre civarında daha yüksektir. En belirgin eserler; Çemberlitaş, Nuruosmaniye Cami ve Çorlulu Ali Paşa Medresesi’dir. Bazı uzmanlar Mısır Çarşısı’nı da bu sınıfta saymaktadırlar.

İstanbul 7 Tepe
İstanbul 7 Tepe İsimleri ve Yerleri

İstanbul 3.tepe ise Süleymaniye tepesidir. Belki de en belirgin tepe olan bu bölge, özellikle vapur ile seyahat ederken çok dikkat çekmektedir. Deniz seviyesinden 50 metre kadar yükselen bu tepe, Süleymaniye Külliyesi ile daha da ihtişamlı gözükmektedir.  Burada ayrıca Beyazıt Camii ve İstanbul Üniversitesi de yer almaktadır.

İstanbul’un sur içindeki 4.tepesinde yine Sultan 2.Mehmet’in imzasını görüyoruz: Fatih Külliyesi! Zannediyorum tarih boyunca en çok önemsen tepe burası imiş. Öyle ki yerine Fatih Cami yaptırılan Roma’nın Havariyyun Kilisesi de (Hz İsa’nın 12 havarisine adanan kilise) burada yer almaktaymış.

Gelelim İstanbul’un 5.tepesine: Yavuz Sultan Selim Tepesi. Çarşamba semtinde bulunan ve dik bir yamaçtan Haliç’e bakan (caminin bahçesinden görülen muhteşem manzarayı mutlaka görmelisiniz) bu tepede Yavuz Sultan Selim Cami yer almaktadır. Haliç’ten 50 m yükseğe uzanan bu tepede ayrıca Kariye Cami ve Fener Rum Patrikhanesi yer almaktadır.

6.Tepe Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın ismi ile anılmaktadır. Zamanında Tekfur Sarayı da burada yer almaktaydı. Sıfır noktasından 70 m daha yüksek olan bu noktada, kara surlarının en hakim gözetleme yerleri bulunmaktaydı.

İstanbul’un 7. ve son tepesi ise Kocamustafapaşa semtidir. Su hizasından 60 m yükselen bu semtte Osmanlı’dan kalma Haseki Külliyesi bulunmaktadır. Roma döneminde ise Arkadius Forumu ve sütunu yer almaktaydı.

Sur Dışındaki Tepeler

İstanbul’un 7 tepesi hangileridir sorusunun cevabını vermek istedim bu yazıda ama biz yine de çok bilinen ve sur dışında kalan İstanbul’un birkaç tepesini daha anımsayalım: Manzaralı Çamlıca Tepesi, Müslümanlar için manevi değeri olan Yuşa Tepesi ve tabi sur dışı ilk yerleşim yerleri arasında yer alan tarihi Fikirtepe…

Tekfur Sarayı
Tekfur Sarayı

Edirnekapı’da bulunan Tekfur Sarayı, Blaherna Sarayı (Blakhernai Sarayı) kompleksinin parçalarından biridir ve klasik Roma saray yapısının İstanbul’daki tek örneğidir. Bir zamanlar 3 katlı olan Tekfur Sarayı’nın, yapılış amacı ve tarihi hakkında ihtilaflar mevcuttur.

Tekfur Sarayı’nı Kim Yaptırdı?

Tekfur Sarayı
Tekfur Sarayı Kalıntıları

Sarayın yapılış tarihi ile ilgili kati bilgiler yoktur. Çeşitli mimari özelliklere dayanılarak Tekfur Sarayı’nın 10. veya 11. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilmektedir. Kimi tarihçiler Blakhernai Sarayı’nın ek binası olarak Porfirogennetos lakaplı İmparator 7.Konstantin tarafından yaptırıldığı, kimi tarihçiler ise Blaherna Sarayı çalışanlarının ikameti için yaptırıldığı tezini savunmaktadırlar.

Romalılar buraya önceleri Konstantin Sarayı, sonraları Porfirogennetos Evi demişler. Anladığım kadarıyla porfirogennetos, prenslere verilen bir unvanmış. 7.Konstantin de bu unvanla anılmış. Bilindiği kadarıyla oğlu Romanos için de muhteşem bir saray yaptırmış. Bu sarayın Tekfur Sarayı olma ihtimali üzerinde durulmaktadır.

Ulaşabildiğim diğer tezler ise şunlardır:

  • Mihael, oğlu Konstantinos için yaptırmış olabilir.
  • Manuel Kommenos eşi İrene için yaptırmış olabilir.

Kim, neden ve hangi tarihte yaptırmış tam olarak bilemiyoruz fakat bildiğimiz, yapının geç dönem bir Roma eseri olduğudur. Sultanahmet Meydanı’nda yer alan Büyük Saray ve civarındaki yapılar, Roma hanedanları tarafından zamanla terk edilmiş ve Haliç surları ile bitişik olan bu yapıda ikamet başlamıştır. Son demlerinde Konstantinopolis buradan yönetilmiştir.

Tekfur Sarayı İstanbul’daki tüm diğer eserler gibi Latin İstilası esnasında ciddi zararlar görmüş ve 1261 yılından sonra önemli bir bakım – onarım sürecine girmiştir.

Osmanlı Döneminde Tekfur Sarayı

Tekfur Sarayı Nerede
Tekfur Sarayı Konumu (Görsel Alıntıdır)

Fetih ile birlikte Tekfur Sarayı eski önemini yitirdi. Osmanlı sultanları, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılan Topkapı Sarayı’nda yaşadılar. Buna karşın çeşitli amaçlarla kullanılmaya devam etti.

Kadim sarayın çatısının 17.yy’da bir fırtınada uçtuğu bilinmektedir. Sarayın; fil ahırı, hayvanat bahçesi, seramik fabrikası, çini atölyesi (çiniler 3.Ahmet çeşmesi süslemelerinde kullanılmış) ve şişhane (cam üretim yeri) olarak kullanıldığına dair bilgiler mevcuttur. Bunun yanı sıra bir dönem (19.yy’da) Yahudi yerleşkesi olarak kullanıldığını da okudum. Tekfur Sarayı, Cumhuriyet döneminde ise 1955 – 1970 yılları arasında kapsamlı bir restorasyon çalışmasından geçti.

Ayrıca değer biçilemeyen ve bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen meşhur Kaşıkçı Elması da buranın çöplüğünde bulunmuş.

Dünya çapında öneme sahip olan bu nadide yapıya bugün (diğer pek çok esere olduğu gibi) gerekli önem gösterilmemektedir. Tarihçiler ve arkeologlar, sarayın aslına uygun olarak elden geçirilmesi ve korunması gerektiğini, orijinal haliyle alakası olmayan eklemelerin mutlaka kaldırılması gerektiği noktasında hemfikirdirler.

Küçük Ayasofya
Küçük Ayasofya Camii

Küçük Ayasofya Camii yani eski adıyla Sergius and Bacchus Kilisesi, 527 – 536 İmparator Jüstinyen tarafından yaptırılmıştır. 1500 yıldır ayakta duran Küçük Ayasofya bakalım ne gibi evrelerden geçmiş…

Sergius and Bacchus Kilisesi İnşa Ediliyor

Küçük Ayasofya
Küçük Ayasofya Camii

Rivayete göre İmparator Anastasius’a karşı gerçekleştirilen bir komploda adı geçen Jüstinyen ve amcası Jüstin, idamdan, imparatorun rüyasına giren Aziz Sergios ve Aziz Bachios’un Anastasius’a, onların suikast ile bir ilgilerinin olmadığını söylemesi ile kurtulurlar. Amcasından sonra imparator olan Jüstinyen de, azizlere şükranının alameti olarak onların adına bir kilise yaptırır: Sergius & Bacchus Kilisesi

Marmara surlarının güney kısmına yakın, Kadırga ve Cankurtaran semtleri arasında yer alan Küçük Ayasofya, Büyük Ayasofya kadar bilinmese de ondan daha eskidir. 527 yılında yapımına başlanan kilisenin inşaatı Nika Ayaklanması (534) sırasında zarar görmüştür. 536 yılında yapımı tamamlanan kilise, İstanbul’un Roma döneminden kalma en eski ibadethanelerindendir.

9.yy’daki ikonoklazma döneminde bazı iç süslemeleri hasar görmüş ve yine aynı yüzyılda onarılmıştır. Küçük Ayasofya, gerçek zararı ise tüm Ortodoks kiliseleri gibi 1204 Latin İstilası sırasında görmüştür.

Küçük Ayasofya Camii Oluyor

İstanbul’un Fethi’nden Fatih Sultan Mehmet Han kiliseyi camiye çevirmemiştir. Küçük Ayasofya, Sultan 2.Bayezid döneminde Darussade Ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye dönüştürülmüştür. Bu tarih kimilerine göre 1497’de kimilerine göre ise 1504’dür. Bu esnada yapıya medrese, şadırvan, minare ve müezzin mahfili eklenmiş; bazı ek pencereler açılmıştır.

1648 ve 1763 depremlerinde büyük hasarlar gören Küçük Ayasofya Camii, 1831 yılında geniş kapsamlı bir tadilattan geçmiştir. Küçük Ayasofya ayrıca 19.yy’da yakınından geçen tren yolu yüzünden de çok zarar görmüştür.

Cumhuriyet döneminde de 1936 – 1938 yılları arasında ve 1955 senesinde büyük bir restorasyondan geçen ibadethanenin bahçesinde bugün bir kamelya ve el sanatları sergisi bulunmaktadır.

Milyon Taşı
Milyon Taşı: Dünyanın Merkezi

İstanbul Milyon Taşı (Sıfır Taşı), antik dönemde Dünyanın merkezi Roma’nın da sıfır noktası olarak kabul edilmekteydi.

Milyon Taşı
İstanbul Milyon Taşı (Sultanahmet Meydanı)

Ayasofya’dan Beyazıt’a giden yolun sağında, tam köşede yer alan ve bugün neredeyse doğru düzgün fark edilmeyen bu taş, “tüm yollar Roma’ya çıkar” sözünün de kaynağıdır. İstanbul’un kuruluşu esnasında şehrin efsanevi kurucusu Megaralı Kral Byzas tarafından dikildiği yolunda söylentiler olsa da; tarihçiler taşın, Konstantinopolis’i başkent yapan Büyük Konstantin’in, “dünya merkezi alameti” olarak diktiğinde hemfikirdirler (MS 4.yy).

Nasıl ki Antik Roma’da Milliarium Aureum vardıysa, İstanbul’da da Sıfır Taşı olmalıydı. Dünyanın herhangi bir noktasına olan uzaklık Milyon Taşı’ndan ölçülüyordu. Örneğin Romalıların Bakırköy’e Hebdomon (Grekçe “yedi”) adını vermelerinin sebebi, Milyon Taşı’na 7 mil uzaklıkta olmasıymış.

Tetrapylon
Tetrapylon Örneği (Milyon Taşı Buna Benziyordu)

Milyon Taşı aslında ilk yapıldığında Tetrapylon şeklindeydi. Yani 4 sütun üzerinde kubbeli bir yapı. Ne yazık ki zaman içerisinde zarar görmüş. Özellikle de 16.yy’da birtakım hasarlar aldığına inanılmaktadır (su kemerleri genişletilirken). Sütunların üzerlerindeki kabartmalarda ne olduğunu merak etmemek elde değil doğrusu.

Osmanlı Devleti zamanında da burası bir alametifarika kabul edildi ve korundu. Bildiğim kadarıyla gelip geçenlerin burada yol hesaplaması yapmalarına olanak sağlanmış. Galiba haritalar da burada satılıyormuş.

Milyon Taşı Efsanesi

Söz konusu Romalılar ve İstanbul olunca efsane de eksik olmuyor. Milyon Taşı efsanelerinden birisi de şudur: Romalıların inancına göre Milyon Taşı’ndan öteye tek bir düşman askeri dahi geçemeyecekmiş. O sınırı aşan herkes, bir melek tarafından orada öldürülecekmiş…

Aslında bu efsanenin temeli galiba mitolojiye dayanıyor. Şöyle ki: Milyon Anıtı’nın aslında Tetrapylon olarak inşa edildiğini belirtmiştim. Bazı tarihçilere göre bu yapı aslında bir tapınaktı. Yunan mitolojisinde Tike, Roma mitolojisinde ise Fortuna olarak adlandırılan Şans Tanrıçası için inşa edilmiş bir tapınak. Antik Yunan dilinde “talih” anlamına gelen bu Tanrıça, şehirlerin kaderine de yön veriyordu. Fakat ne 1204 yılında Katolik Latinler İstanbul’u istila ederken ne de 1453 yılının Mayıs ayında Fatih Sultan Mehmet Han’ın askerleri Milyon Taşı’nın ötesine geçerken efsane vuku bulmadı ve İstanbul her iki tarihte de düştü…

Aya İrini Kilisesi
Aya İrini: İstanbul’un İlk Kilisesi

Aya İrini Kilisesi, İstanbul’un hem ilk kilisesi hem ilk müzesidir! Aya İrini adı, “Kutsal Sulh” anlamına gelen Hagia Eirene (Aziz İren) isminden gelmektedir. Yaklaşık 2.500 yıllık bir tarihe sahip olan bu mabedin efsanevi tarihine ve mimari yapısına birlikte göz atalım.

Aziz İren’in Roma’ya Etkisi

Aya İrini Kilisesi
İstanbul’un İlk Kilisesi ve Müzesi: Aya İrini

Aya İrini Kilisesi’ne ismini veren aslında Penelope adında genç bir kadındır. Efsaneye göre Büyük Konstantin’in, şehri başkent yaparak yeniden imar ettiği dönemde birçok Romalı gibi o da Konstantinopolis’e gelmiştir. İnançlı bir Hıristiyan olan Penelope, Roma halkını Hz İsa ile tanıştırmak için çaba harcar. Ancak bunu ret eden pagan Romalılar, Meryem Ana’yı inkar etmesi ve Paganizm’e tabii olması için kadına çeşitli işkenceler yaparlar.

Önce yılanlarla dolu bir kuyuya atarlar fakat yılanlar gece boyunca ona ilişmezler. Ardından kadını büyücülükle suçlayarak taşlarlar. Son olarak atlara bağlayıp saatlerce sürüklerler… Penelope hiçbirisinden zarar görmeyince Romalılar ona biat ederler. Rivayete göre Hıristiyanlık ile tanışan İstanbul halkı hiç taşkınlık yapmaz ve yüzyıllardır kesik kesik de olsa süren isyanlar son bulur. Bunun neticesinde İmparator Konstantin, genç hanımı azize ilan ederek “Kutsal Barış” anlamına gelen St Hagia Eirene ismini verir ve onun onuruna Aya İrini Kilisesi’ni yaptırır.

Kiliseyi yaptırdığı yer ise son derece anlamlıdır: Pagan Jüpiter tapınağının üstüne!

Aya İrini’nin Tarihi

Yukarıdaki efsanevi geçmişe sahip olmanın yanı sıra Aya İrini, Aya Sofya’dan sonra Roma döneminden kalma en büyük mabettir. Ayrıca 588 Konsülü de burada toplanmıştır.

Aya İrini Müzesi
Aya İrini bugün Sanat Etkinliklerine Ev Sahipliği Yapmaktadır

Bugünkü Aya İrini, Konstantin döneminde yapılan kilise değildir. Yapının orijinali 532 Nika ayaklanmasında yanmış ve İmparator Jüstinyen tarafından yerine yenisi yaptırılmıştır. Aynı yüzyılda bir kez daha yansa da bu sefer yıkılmamış, onarılması yetmiştir. 738 yılındaki depremde zarar gören kilise onarılırken tüm apsisleri ve tavanı yeni fresklerle ve mozaiklerle süslenmiştir. İkonoklazma döneminde diğer tüm ibadethanelerde olduğu gibi tasvirleri kapatılmıştır.

Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi

Fatih Sultan Mehmet Han, 1453 fethinden sonra kiliseye dokunmamıştır. Bazı tarihçiler, Grek ve Roma tarihini çok iyi bilen Sultan’ın, Aziz İren’in hikayesini de bildiğini ve saygısından ötürü burayı camiye dönüştürmediğini yazarlar. Topkapı Sarayı’nın Sur-i Sultani denilen ilk sıra surunun ardında kalan mabet, iç cephane olarak kullanıldı. Saray muhafızlarının silahlarına burada bakım ve onarım yapılırdı. 18.yy’da ise (3.Ahmet döneminde) ise Harbiye Nezareti’nin (savunma bakanlığı diyebiliriz) silah deposu olarak kullanılmaya başlandı ve yapının kuzey yönüne “Darü’l-esleha” yani silahhane yazılı bir kitabe eklendi (1726).

Zaman içerisinde depodaki silahlar eskiyip antika haline gelince, Sultan Abdülmecit’in emri ile Aya İrini, Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa tarafından silah müzesine dönüştürüldü. Osmanlı Devleti’nin bu ilk müzesi; Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silahlar Koleksiyonu) ve Mecma-i Asar-ı Atika (Eski Eserler Koleksiyonu) adlı iki bölüme ayrılarak ziyarete açıldı. Aya İrini Müzesi’ne, imparatorluğun diğer bölgelerinden de eski silahlar getirtildiği belirtilir.

Cumhuriyet döneminde (1939) Ayasofya Müzesi’ne bağlanan Aya İrini, 1949’a kadar askeri müze olarak kullanılmıştır. Harbiye Askeri Müzesi açıldıktan sonra bu işlevini yitirmiş ve zaman zaman bakıma alınmıştır. 1983 yılından beri ise çeşitli sanatsal etkinlikler için kullanılmaktadır.

Aya İrini Kilisesi Planı
Aya İrini Kilisesi Mimari Çizimi

Aya İrini Kilisesi’nin Mimari Yapısı

Aya İrini, klasik bir Roma ibadethanesi gibi bazilikal planda çizilmiştir. Nartekslerden ve apsislerden oluşmaktadır. Ana kubbeyi 35 metre yüksekliğinde 4 büyük fil ayağı taşımaktadır. Orta avlu tıpkı Ayasofya’daki gibi boştur. Yapının üst katı ise devasa bir antik Roma haçı şeklinde planlanmıştır. Aya İrini, inşa edildiği dönemde yalnızca İstanbul’un ilk kilisesi değil, aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun en büyük yapıları arasındaydı.

Yılanlı Sütun
Yılanlı Sütun ve Örme Sütun

Yılanlı Sütun (Burma Sütun) ve Örme Sütun (Konstantin Dikilitaşı), vakti zamanında Spina Duvarı üzerinde yer alan ve bugüne dek ayakta kalabilmiş eserlerdendir. Mısır Dikilitaşı ile ilgili teferruatlı bir yazı ele almıştım. Şimdi Yılanlı Sütun ile Örme Dikilitaş’a da kısaca değinelim.

Yılanlı Sütun (Burma Sütun)

Yılanlı Sütun
Yılanlı Sütun Nam-ı Diğer Burma Sütun

İmprator Konstantin tarafından İstanbul’a getirilen Yılanlı Sütun ya da diğer adıyla Burma Sütun; Yunan şehir devletlerinin Perslere karşı kazandıkları zaferin anısına, Dephi’deki (Delfi) Apollo tapınağına dikilmiştir.

Orijinal Yılanlı Sütun’un Dikilmesi

MÖ 479 yılındaki Pers saldırısını, Platea bölgesindeki savaşta bertaraf eden 31 kadar Yunan şehir devleti; elde ettikleri bronzların bir kısmını eriterek bu 3 başlı ve 29 burmalı zafer takını yaptılar. Orijinali 8 metre boyunda olan heykelin Delphi’ye dikmelerinin nedeni şöyle anlatılır: Yunan mitolojisinde güçlü bir canavar olan 3 başlı yılan, Tanrı Apollo tarafından öldürülmüştür. Persleri bu canavara benzeten Yunanlar, efsaneye atıfta bulunarak heykeli buraya dikmişlerdir.

Burma Sütun Yazıtları
Burma Sütun Çizimi ve Yazıtları

Anıtın kitabesini yazdıran dönemin Sparta kralı zaferi tek başına kazandığını belirtse de, sonradan kitabe yenilenerek diğer 30 şehir devletinin isimleri eklenmiştir.

Çan şeklindeki kaidenin üstünde, birbirine dolanmış 3 yılandan meydana gelen sütunun tepesinde, içinde sürekli ateş yanan altın bir kazan mevcuttu. Yılanların başları da bu kazanı taşımaktaydı. Altın kazan, sonraki yüzyıllarda meydana gelen savaşların yarattığı mali sıkıntılar nedeniyle eritilmiştir.

Burma Sütun İstanbul’da

Yılanlı Sütun Başı
Arkeoloji Müzesi’ndeki Yılanlı sütun Başı

Konstantinopolis’i başkent yapan İmparator 1.Konstantin, Burma Sütun’u MS 324’de İstanbul’a getirtti. Tarihi vesikalara göre sütunun yılan başları 1700’lere kadar yerinde duruyordu. Bir seyyaha göre yılan başları Polonya elçisinin adamları tarafından, Evliya Çelebi’ye göre ise bir yeniçeri tarafından kopartılmıştır. Yılanlardan birinin başı İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, diğeri ise İngiltere’deki British Museum’dadır.

Bugün 5 metrelik kısmı ayakta olan eserin, şehri yılanlardan, böceklerden, çıyanlardan ve akreplerden koruduğuna da inanılıyordu. Bu inanç hem Romalılarda hem Osmanlılarda mevcuttu.

Örme Dikilitaş

Örme Dikilitaş (Örme Sütun) veya daha az bilinen adıyla Konstantin Dikilitaşı, 32 metre

Örme Dikilitaş
Örme Sütun (Konstantin Dikilitaşı)

uzunluğundadır. Her ne kadar şehrin kurucusunun adını taşısa da kimin yaptırdığı kati olarak belli değildir. Yalnız 7.Konstantin tarafından bakımları yaptırılmış ve babası olan İmparator 1.Basileios’un savaşlarını ve zaferlerini anlatan kabartma tasvirler eklenmiştir. Mermer kaidesine de “7.Constantinus, Rodos şehrindeki dev anıtla rekabet edecek bir şaheser yarattı” yazdırmıştır.

Örme Dikilitaş’ın bugün toprak seviyesinin altında kalan mermer kaidesini diğer yüzünde ise 6 mısralık Grekçe bir yazıt bulunmaktadır: “Bu dört köşeli heybetli ve harika anıt, zamanla harap olmuşken, şimdi imparator Constantinus ile devletin şanı olan oğlu Romanos tarafından önceki görüntüsüne nispetle daha iyi duruma getirildi. Rodos kolosu harikulade idi, bu bronz anıt ise hayranlık yaratmaktadır.”

Vakti zamanında Örme Sütun’un en üstünde tunç bir küre ve sütun boyunca tunç kabartmalar olduğu bilinmektedir. Ne yazık ki bunlar da yine (pek çok eser gibi) Latin İstilası esnasında, para basmak amacıyla eritilmiştir.