İstanbul’un Fethi 1453

13/01/2022 0 Yazar: Adem Göçer

Fatih Öncesi

2.Murat, hala devam eden iç sorunları çözmeye gayret ediyordu. Savaştan yana değildi fakat saldırılar karşısında gereğini layıkıyla yerine getirebilecek, son derece iyi bir mareşaldi. Kibar, hoşgörülü ve adil olarak tanınıyordu. 1402 yılında dağılma noktasına gelen devleti toparlamak için çok çaba harcadı.

1438 yılında devşirme sistemini geliştirdi. Hıristiyan çocukların düzenli ve belli kurallara bağlı olarak devlet yönetimine ve orduya dahil edilmesi onun döneminde başladı. Bilhassa devlet kademesinde önemli mevkilerin sonradan Müslüman olan bu adamların eline geçmesi, huzursuzluklara neden oldu. Selçuklularda da var olan uç beylerinin sınırları kontrol etmesi uygulamasına, Osmanlı’da yine 2.Murat başladı. Çandarlılar bu dönemde son derece güçlü bir ailedir. Vezirlik, babadan oğla geçmektedir.

Murat, kendi döneminde isyancı yerel valilerle de uğraştı. 1422 yılında İstanbul’u kuşattı fakat başarılı olamadı 1430’da ise Venedik Cumhuriyet’inin doğudaki en önemli ticaret merkezi Selanik’i aldı.

Mehmet’i doğuran eşinin adı kesin olarak bilinmiyor. Abdullah kızı olarak ifade edilmesi, gayrimüslim bir aileden geldiğinin göstergesidir. Sonradan Hüma Hatun olarak adlandırılmış. Babinger, annesinin İtalya kökenli bir Yahudi olabileceğini belirtir.

Bir Fatih Doğuyor

Mehmet, 30 Mart 1432 Pazar günü şafak vakti babasının 3.erkek evladı olarak doğdu. İlk yılları Edirne Sarayı’nda geçti. 1434 yazında, kendisinden 12 yaş büyük üvey ağabeyi Ahmet’in sancakbeyi olduğu Amasya’ya gönderildi. Amasya hem konumu hem şehrin yapısı gereği gözde bir sancak idi. 5 yıl sonra Şehzade Ahmet, sancağında vefat etti. Ölüm nedeni sanırım bugün dahi bilinmiyor. Yalnız kaynaklarda ağır bir hastalık geçirdiği belirtiliyor.  Bildiğim kadarıyla cenazesi Bursa’ya gömüldü. Aynı yıl Şehzade Mehmet, Amasya Sancakbeyi, 5 yaş büyük ağabeyi Alaeddin Ali ise Saruhan Sancakbeyi oldu. Teamüller gereği Manisa’ya giden şehzade, veliaht olarak kabul ediliyordu.

1439 yılında alınan bir karar ise ileride çok önemli gelişmelere etki yapacaktı: Sultan Murat, Çandarlı Halil Paşa’yı veziriazam ilan etti. İshak Paşa sadrazamlıktan 2.vezirliğe alındı. 3.vezir ise tıpkı İshak Paşa gibi bir Rum devşirmesi olan Zağanos Paşa oldu. Yine 1439 yılında şehzadelerin sünnet törenleri gerçekleştirildi. Törenden bir süre sonra ise şehzadelerin sancakları değiş – tokuş edildi. Mehmet, artık Saruhan Sarayı’nda idi.

Batı dünyası 1442 yılından itibaren bir haçlı seferinin hazırlığına başladı. 1443’te ise durumdan haberdar olan (bazı kaynaklara göre anlaşmalı olarak) ve bir başka Türk devleti olan Karaman Beyliği doğudan Osmanlı Devleti’ne saldırdı. Sultan 2.Murat, Amasya’daki oğlu Şehzade Alaeddin Ali ile birlikte, aynı zamanda eniştesi olan Karaman beyi İbrahim Bey’i yenilgiye uğrattı. Murat’ın kız kardeşi ile evli olan Büyük Karaman namlı İbrahim Bey, af diledi.

Niş Muharebesi (İzladi Muharebesi)

Aşağı yukarı aynı dönemde Macarlar önderliğinde birleşik balkan ordusu da Osmanlı topraklarına girdi. Yine o yıl Kasım ayında Osmanlı ordusu ile Macar ordusu Niş muharebesinde karşı karşıya geldi. Savaş neticesinde Macarlar Niş ve Sofya’yı ele geçirdiler. Sultan Murat, Karaman seferinden hemen balkanlara ilerledi. O ana kadar 3 farklı Osmanlı ordusunu yenen Janos Hunyadi, İzladi’ye kadar ilerledi. Burada başında Sultan Murat’ın bulunduğu bir Türk ordusuyla yeni bir muharebeye girdi. Bu çatışmanın sonucu hakkında pek çok kaynakta, farklı ifadeler yer almaktadır. Kimilerine göre Macar, Sırp, Eflak, Boğdan ve Bulgar birleşik ordusu kazanırken kimilerine göre her iki taraf da ağır kayıplar vermiştir ve kazananı yoktur. Kazananı kim olursa olsun, neticede Edirne – Segedin antlaşması (Osmanlı Devlet’inin ilk barış antlaşması) imzalandı. Antlaşmaya göre Osmanlılar ile Macarlar, 10 yıl süreyle barış yapacaklardı.

Macar tarihine “Uzun Sefer” olarak geçen bu savaşlar esnasında tarihin akışını değiştiren olaylardan biri yaşandı: Şehzade Mehmet’in ağabeyi, Sultan Murat’ın veliahdı, ordunun gözdesi, bürokrasinin yakın durduğu Alaeddin Ali vefat etti! Her ne kadar edindiğim bazı doktora tezlerinde öldürüldüğü yazsa da resmi kaynaklara göre, at binerken geçirdiği bir kaza sonrası ölmüştür. Yaşanan bu talihsiz gelişme, Şehzade Mehmet’i bir anda devletin varisi haline getirdi. Veliaht Şehzade, henüz 11 yaşındadır.

Şehzade Mehmet, Sultan 2.Mehmet Oluyor

Kısa sürede hem doğuda hem batıda gerçekleşen bu 2 büyük savaş ve Niş (İzladi) muharebesindeki kayıplar nedeniyle Sultan Murat, Macarlardan sonra Karamanlarla da barış imzalamak için Yenişehir’e ilerlemeye karar verdi. Fakat önce, Şehzade Mehmet’i Edirne Sarayı’na davet etti ve onu saltanat naibi ilan ederek payitahtta bıraktı.

Çeyrek asra yakın süren hükümdarlığı sırasında kazandığı toprakları, son barış antlaşmaları ile kısmen kaybeden Sultan Murat, herkesi şaşırtarak Karaman’dan Bursa’ya geçti. Burada devletin önde gelenleri, büyük ailelerin reisleri, ulema ve askerlerle bir toplantı yaparak tahttan, şehzade Mehmet lehine feragat ettiğini açıkladı.

“Bakın Beyler, Paşalar, bu ana gelince Padişâhınız ben idim, ba‘d elyevm Padişâhınız oğlumdur, zira ben cümle tâc ve tahtımı ve unvânımı fil-cümle oğluma verdim, hâlâ Padişâh oğlumu bilesiz!”

(Bu konu hakkında bir başka görüşse, Şehzade Mehmet’in, daha Sultan Murat Macarların üstüne gitmeden Edirne’ye davet edildiği şeklindedir.)

Osmanlı tahtının varisi, saltanat naibi ve şehzade Mehmet, kısa süre sonra kılıç kuşanarak Sultan 2.Mehmet olacak ve Edirne Sarayı’nda biatleri kabul edecekti…

Bu beklenmedik karar için şu gerekçeler öne sürülür:

  • Toprak kaybetmeye başlayan, savaş yorgunu ve yaşlı bir hükümdar olarak bu kararı aldı.
  • Çok sevdiği büyük oğlunun kaybı onu derinden etkiledi. Depresyona girdi.
  • Kendisi hayatta iken varisi Mehmet’in tecrübe kazanmasını istedi.
  • Doğu Roma’nın (Bizans) elinde bulunan Şehzade Orhan’a karşı, Mehmet’in saltanatının resmiyet kazanması için feragatte bulundu.

Kim bilir, belki de tüm bu nedenler bir araya gelince onun için tahtı bırakmanın da ortamı oluşmuş oldu?

Yalnızca 14 yaşında devletin başına geçen Sultan 2.Mehmet, talihsiz hadiselerle ardı ardına karşılaşacak, vermek zorunda kaldığı tavizler ve yaşadıkları, İstanbul’un fethine giden yolun temellerini atacaktı! Meydana gelen isyanlarla ilgili Çandarlı Halil Paşa hakkında yazılanlar vardır, bunlara daha sonra değineceğiz. Önce meseleleri irdeleyelim…

Şehzade Orhan Olayı

Doğu Roma İmparatorluğu’nun elinde bulunan ve soy kütüğü hakkında çeşitli tartışmalar bulunan fakat her koşulda bir hanedan üyesi olan Şehzade Orhan’ın ortaya çıkması vakasıdır. Yıldırım Bayezit’in torunlarından biri olduğu düşünülen Orhan, Rumeli’ye geçerek taht üzerinde hak iddia etti. Kısa süreli bir karışıklığa neden olan bu meseleyle, Rumeli Beylerbeyi Şehabettin Paşa ilgilendi. Şehzade Orhan (sanırım bir gemiyle) tekrar Konstantinopolis’e sığındı.

Bu mesele, ileride Fatih olacak olan Sultan 2.Mehmet’in, İstanbul’u fethi için bir başka dayanak noktası oluştururken, kardeş katli ile ilgili fermanına da bir bakış açısı sunar.

Hurufilerin Yakılması

Hurufiler, Kur’an-ı Kerim’i, harfler ve rakamlar vasıtasıyla yeniden yorumlayan, daha doğrusu kelimelerin arasına saklanmış olduğu iddia edilen manalarla ilgilenen bir akımın temsilcileridirler. Bazılarına göre bir mezheptir. İşin teolojik kısmını bu yazıda irdeleyecek değiliz.

Şii İran’dan gelerek önce Anadolu’da daha sonra Edirne civarında faaliyet gösteren Hurufiler, Bektaşi geleneğinden gelen çok kimseler arasında taraftar topladırlar. Bazı kaynaklara göre Edirne’ye geldiklerinde yeniçeriler arasında da müritler buldular.

Buna karşın çoğunluğu sünni gelenekten gelen kitlelerden de tepki topladılar. Bilhassa ulemadan kendilerini sapkınlıkla suçlayan pek çok kişi çıktı. Daha o dönemde farklı düşüncelere ve inançlara saygılı ve anlayışlı olan Sultan Mehmet, Hurufilere güvence vererek onları koruması altına aldı. Bazı tarihçilere göre 2.Mehmet henüz şehzade iken onlarla Manisa’da iletişim kurmuştu.

Bir gün, önde gelen bazı Hurufi dervişleri, sadrazam tarafından yemeğe davet edildiklerini öğrendiler. Ordinaryüs Profesör Doktor Süheyl Ünver’e göre bu sadrazam Mahmut Paşa iken, Alman Tarihçi Franz Babinger’e göre bu sadrazam Çandarlı Halil Paşa’dır.

Gelişen olaylar nedeniyle bana da Çandarlı gibi geliyor. Nitekim Babinger de bu iddiasını, anladığım kadarıyla Profesör Doktor Ahmet Yaşar Ocak’a dayandırmaktadır.

Kesin olan, dönemin veziriazamının, sultanı dahi etkileyen bu akıma karşı tedbir almak istemesidir. O gece, ziyafet esnasında veziriazamın konağında konuşmaları gizlice dinleyen ve ortalıkta dolanmayan birisi daha vardı: Acem Molla Fahrettin nam Fahrettin-i Acemi!

Kendisi de bir Acem olan dönemin Şeyhülislam’ı Molla Fahrettin, sadrazam ile birlikte dervişlere oyun ettiler. Hurufilerin anlattıklarına bir noktada tahammül edemeyen molla ortaya atıldı ve dervişlere saldırdı. Bazı kaynaklara göre konaktan çıkmayı başaran dervişler, genç sultanın sarayına sığındılar. Sultan Mehmet, dervişleri kimseye vermeyeceğini ilan etti. Yine kesin olmamakla birlikte bazı kaynaklarda, Fahrettin-i Acemi, etrafına topladığı diğer Müslümanlarla sarayın kapısına dayandığı iddia edilir. Ertesi gün Molla, camiden yaptığı çağrılarla inananları galeyana getirip, Edirne meydanında bir nümayiş tertip etti.  Muhtemelen Veziriazam Çandarlı Halil’in etkisi altında olan yeniçeriler, çıkan bu küçük çaplı ayaklanma karşısında pek de engelleyici bir görev üstlenmediler.

Neticede genç Sultan 2.Mehmet, Şeyhülislam’ın çıkardığı, Hurufilerin katliamına dair fetvaya ses çıkaramaz ve gelişmeleri engelleyemezdi. Hurufi dervişleri ve bazı taraftarları, Edirne meydanında bizzat Fahrettin-i Acemi’nin tutuşturduğu ateşte diri diri yakıldılar. Bazı vesikalarda önde gelen dervişlerin derilerinin yüzüldüğü de yazılır. Bildiğim kadarıyla meydandaki alevler konutlara da sıçramış ve yüzlerce ev yanmıştır.

Kendisi henüz 12 yaşındayken gerçekleşen bu olay, Sultan Mehmet’in asla unutmayacağı, elim bir vaka olarak hafızasında yer etti. Birtakım kaynaklarda Mehmet’in “Bak şunların bize ettiklerine…” diyerek ayaklanmanın kendisine karşı bir tertip olduğunu düşündüğünü yazılır.

Aslında oldukça ilginçtir, bir sultanın sözünden dönmesine ve gururun ve dahi otoritesinin sarsılmasına sebebiyet veren bu vahim olay nedeniyle günümüzde zaman zaman Sultan Mehmet suçlanmaktadır. “Hurufileri Yakan Fatih Sultan Mehmet”, “Fatih Sultan Mehmet Binlerce Hurufi’yi Nasıl Temizledi” vb başlıklar içeren yazılar, hatta haberler gördükçe açıkçası şaşırıyorum.

Babinger ne kadar Mehmet’in inanç kesimlerine karşı nefret beslediğini yazsa da Kemalpaşazade, Sultan’ın Belgrat seferindeyken yolda karşılaştığı bir dervişten zafer için dua istediğini ve onunla sohbet ettiğini yazar. Bu kanının oluşmasına sebep, vakıflarla ilgili kararlarıdır. Ayrı bir yazının konusudur.

Hurufilerin Eylül ayında Edirne’ye geldiklerini belirten kaynaklar vardır. Varna savaşı da Kasım ayında olduğuna göre bu yakılma hadisesi muhtemelen Eylül – Ekim 1444 döneminde gerçekleşmiş olması lazım.

2.Murat Edirne’de!

Tüm bu olaylar yaşanırken Balkanlarda, Doğu Avrupa’da ve İtalya’da başka bir hareketlilik vardı. Sultan Murat’ın tahtı yalnızca 12 yaşındaki genç oğluna bırakması, Batı’da imzalanan antlaşmaları unutturdu. Hıristiyan dünyası bir anda Osmanlı tahtına bu denli tecrübesiz birinin geçmesinden istifade etmek istedi ve yeni bir sefer için hazırlıklara başladı.

Yine Papalığın organize ettiği ve başını Macarların çektiği birleşik Haçlı ordusuna; Hırvat, Bulgar ve Lehistan Krallıkları ile Lehistan, Eflak ve Boğdan Prenslikleri asker verdiler. Hatta Litvanya ve Transilvanya Dükalıkları ile efsanevi Töton Şövalyeleri dahi bu harekattaki yerlerini aldılar.

Yukarıda bahsettiğim hadiseleri ve Haçlı seferini sebep gösteren Çandarlı Halil Paşa, Sultan’dan babasını Edirne’ye davet etmesi yönünde telkinlerde bulundu. Dönemin tarihçilerinden Tursun Bey, durumu şekilde anlatır: “Mâdem ki bu ihtimaller vardı, önce düşünüp sonra hareket edilme doğruluğuyla iş yapmak hoş olmaz mıydı? Bu, uzağı görememe ve tedbirde kusurdan başka bir şey değildir.” Deyü cevapladı veziriazamı. Ancak, atasına olan büyük saygısından, hüsn-i rızâ ile atasın getürdi, saltanâtın teslîm itti.”

Esasen bu konuda sabık sultana da zaten bir baskı olduğu anlaşılıyor. Osmanlı tarihçisi Neşri, halkın ağzından 2.Murat’a şunları yazar: “Kendi elinle memleketini harâba verdin, hayf değil midir, ne durursun?”

Bir diğer ünlü tarihçi Aşıkpaşazade de kaydını şu şekilde tutmuştur: “Sultanum, ne durursın? Küffar hücum edüb iş yüridi. Geliyürür. Vilayet harab oldı. İslâm bozıldı, dediler. Sultan Murad Han Gazi halkdan bu sözi işidicek Manisa’dan yüridi.”

Aslında Halil Paşa, burada bir zümreyi temsil etmektedir zaten. Aralarında Anadolu Beylerbeyi İsa Bey, kudretli Vezir İshak Paşa gibi statükoyu temsil eden ve korumak isteyen bir zümreyi…

Burada sıkça anlatılan bir rivayet olan ve Sultan Mehmet’in babasına yazdığı iddia edilen “Padişah siz iseniz ordunuzun başına geçiniz. Eğer ben isem o vakit emrediyorum, başkomutan olarak orduya komuta ediniz” şeklinde bir mektup söz konusu değildir. Bunu hiçbir tarihçi kabul etmemektedir. Aksine, Fatih Sultan Mehmet üzerine araştırmalar yapmış tüm tarihçi ve yazarlar, bunun Mehmet’in karakterine hiç uymadığını açıkça beyan ediyorlar.

Sabık sultan, Edirne’de, seferi yönetmek isteyen Sultan oğlu ile görüştü. Mehmet’e göre kendisi sefere kumandanlık ederken, babası da payitahtı Roma tehlikesine karşı korumalıydı. Mehmet her ne kadar sefere katılmak için ısrar ettiyse de Murat onu yanına dahi almadı. Bunda yine Halil Paşa’nın etkili olduğu iddia edilir. Zaten Murat başkente geldikten sonra resmen padişah olmasa da, fiilen padişah muamelesi görmüştür. Cesareti, adilliği ve komuta yeteneği sayesinde askerler arasında büyük saygı gören 2.Murat, güçlü Haçlı ordusunu durdurabilecek yegane insan olarak kabul ediliyordu.

Varna Savaşı (Kasım 1444)

Varna Savaşı, Bulgaristan’ın Varna şehri yakınlarında yapıldığı için bu adla anılmıştır. Tarafların asker sayıları kesin değildir, konuyla alakalı farklı kaynaklarda farklı rakamlara ulaştım. Her ne kadar batılılar Osmanlı ordusunun 100 bin kişiden oluştuğunu söylese de yerli hocalarımız bunun mümkün olmadığını, sebepleri ile izah etmektedirler. Muhtemelen Haçlı ordusu, Osmanlı ordusundan biraz daha kalabalıktı.

Üstünlüğün zaman zaman el değiştirdiği savaş neticesinde Osmanlılar galip geldiler. Birleşik Haçlı ordusunda krallar ve kardinaller hayatını kaybederken, Türk ordusunda Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa şehit oldu. Her iki tarafın da ciddi manada asker kaybettiği savaş neticesinde Osmanlı devletinin balkanlardaki siyasi ve askeri nüfusu arttı.

Savaşın akabinde sabık sultan, bu sefer Bursa’ya değil, Manisa’ya dönerek ülke yönetimini tekrar oğlu Mehmet’e devretti.

Buçuktepe İsyanı: Yeniçerilerin İlk Ayaklanması

Tarihe Buçuktepe Ayaklanması olarak geçen bu yeniçeri isyanı, 1446 yılında meydana geldi. Buçuktepe isyanını önemli kılan özelliklerin biri de, 2.Murat döneminde kurulan Yeniçeri Ocağı’nın, otoriteye karşı ilk başkaldırısı olmasıdır.

Paranın değer kaybını neden gösteren yeniçeriler, ulufelerine zam yapılması talebinde bulundular. Bu talep Saray tarafından ret edilince bir anda ayaklandılar. İsyan eden yeniçerilerin hedefi Saray idi. Öfkenin bir diğer adresi ise sultanın vezirlerinden Hadım Şehabettin Paşa’ydı. Sultan Murat döneminde de önemli vazifelerde bulunan, devşirme kökenli bir asker ve devlet adamıydı kendisi. Evi yağmalanan Şehabettin Paşa, isyancıların elinden kurtulmak için soluğu sarayda aldı.

Okuduğum bazı kaynaklara bu yağmadan sonra yeniçeriler, yangın çıkarıp Buçuk Tepe denilen, coğrafi olarak yüksek bir konuma çekildiler. Bazı kaynaklara göre ise yeniçeriler, saraya yönelip, sarayın dış birimlerini ateşe verdiler.

Her halükarda bir yangın söz konusudur: Alevler kontrolden çıkarak şehre yayıldı. Pazarlar, çarşılar ve yine yüzlerce ev yandı. Kimi kaynaklar çok ciddi can kaybının olduğunu yazarlar. Hatta başdenetçi Hoca Kasım ve bazı katipler de hayatlarını kaybettiler.

Ayaklanan askerler daha sonra isyana adını da veren Buçuk adlı tepeye geldiler. Burada toplanarak halka tehditler savurmaya devam ettiler. Tabi Çandarlı Halil Paşa yine isyanı yatıştırmak için herhangi bir çaba göstermedi. Günün sonunda istediğini alan taraf askerler oldu. Sultan Mehmet bir kez daha geri adım atmak ve sözünü çiğnemek zorunda kaldı.

Yevmiyeleri yarım akçe arttıran Sultan Mehmet, bu ayaklanmayı ve sorumlularını da hafızasına kazıyacaktı!

BUÇUKTEPE HARİTASI

Denilir ki bu ayaklanmayı da kudretli sadrazam Çandarlı Halil Paşa tertip etmiştir. Hadım Paşa üzerinden devşirme kökenlilere devletin esas sahipleri konusunda bir ders verirken, sultana da askerlerin kimin emrinde olduğunu göstermiştir.

Devrik Sultan 2.Mehmet

Sonuçta oldukça zor durumda kalan, askerlerin ve payitahtın kontrolünü elinde tutamayan 2.Mehmet tahtı terk etmeye zorlandı. Olayları bahane eden Halil Paşa, 2.Murat’ı bir kez daha Edirne’ye davet etmiş ve bu sefer kalıcı olmasını sağlamıştır.

Diğer beyler ve vezirlerle anlaşarak sabık sultan Murat’ı Manisa’dan payitaht Edirne’ye davet etti. Tevârîh-i Âl-i Osman eseriyle tanınan 2.Bayezit’in divan katibi Oruç Bey, Sultan Mehmet’in olan bitenden ancak babasını sarayda görünce haberdar olduğunu yazar.

Kaynaklara göre Halil Paşa Sultan Mehmet’i divanda babasını tahta davet etmesi için ikna etmiştir. Baba Murat bu teklifi nasılsa kabul etmeyecek ama oğul Mehmet atasına saygısını ve nezaketini göstermiş olacaktı. Devamı yine Neşri’den: “Murad başlangıçta geçmezlenip, vezirlere bakarak onların ne düşündüğünü sorar; Halil Paşa’nın ‘ne olur Sultanım, buyurun, Hünkârımızın hatırcığı hoş olsun’ demesinin ardından geçip tahta oturuverir.”

Hoca Saadettin, ertesi gün Murat’ın ava çıkarak Mehmet’in Manisa’ya gönderilmesini emrettiğini yazar.

Tarihçilerin hemfikir oldukları nokta, Halil Paşa’nın yeni sultanının çevresindeki vezirlerle anlaşamadığıdır. 60’lı yaşlarında olan Çandarlı, barıştan yana olduğu gibi devlet içerisinde köklü Türk ailelerinin hakim olması gerektiğini düşünmektedir. Ancak Sultan Mehmet’in çevresindeki Zağanos ve Şehabettin devşirme oldukları halde önemli konumdadırlar ve sultanı Konstantiniyye’ye saldırmaya teşvik etmektedirler.

Manisa Yılları

Sultan Mehmet, sabık sultan Mehmet olarak Manisa’ya, Saruhan Sancakbeyliğine döndü. Babasının yaptırdığı düşünülen ve artık günümüzde var olmayan saraya yerleşti. Sadık adamları da yanındaydı. Önümüzdeki 5 yıl, Mehmet hayatı hem hareketli hem başına buyruk geçecekti…

Sultan Murat, 1446’ı yazında, 1447’nin başlarında son bulacak bir Mora seferine çıktı. Nedenine ve gelişimine bu yazıda girmeyeceğiz. Bizi ilgilendiren kısmı, Şehzade Mehmet’in bu sefere davet edilmemesi! İşin ilginci, bu defa Edirne’ye de çağrılmadı ve saltanat naibi ilan edilmedi. İddia olunur ki bu dönem baba ile oğul arasında bir soğukluk ve ilişkilerde güvensizlik söz konusudur.

Tam tarihi bilinmese de 1447’nin sonu ya da 1448’in başında Gülbahar Hatun’dan bir erkek evladı oldu: Bayezit. İlişkiler normalleşmeye başlamış olmalı ki yine 1448 yılında Mehmet, Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan 2.Kosova savaşında babasının yanında yer aldı. 2 yıl sonra da Arnavutluk seferinde görev aldı ve ordunun sağ kanadını komuta etti.

Bu seferin dönüşünde Sitti Hatun ile evlenerek Manisa’ya döndü. Onun da kaderi ilginçtir: Türk Dulkadiroğulları aşiretine mensuptur ve babası da bu aşiretin beyi Süleyman Bey’dir. İstanbul’u fetheden adamla evlenen bu kadın, ne var ki onun gönlünü fethedemeyecektir. Fatih Sultan Mehmet, başkentini Konstantiniyye’ye taşıdıktan sonra dahi kendisi Edirne’de kalmaya devam edecektir.

1449’un Eylül ayında Mehmet, üzerinde büyük etkisi olduğu bilinen annesini kaybetti. Öğrendiği lisanlarda, Yunan ve Roma kültürüne merakında annesinin büyük pay sahibi olduğu söylenir tarihçiler tarafından.

Tahttan indirilmiş bir sultan olarak da gelmiş olsa, Mehmet pek de öyle davranmadı. Kendi başına buyruk hareket etti. Fevri kararlar verirken, isyan olarak yorumlanabilecek davranışlarda da bulundu. Örneğin, ancak saltanat alameti olan sikke bastırma meselesi… Mehmet, Manisa’ya geldikten sonraki 2 yıl içerisinde kendi adına para bastırdı. Ege ve Akdeniz’de Türk korsanlarına talimatlar vererek onlardan malumatlar aldı. Olağan koşullarda payitahttan habersiz donanmayla irtibata geçmemesi gerekir.

Bu arada belirtelim, İstanbul’un fethi esnasında Roma hükümdarı ve Konstantinopolis müdafi olacak olan 11.Konstantin Paleologos da 1449 yılında taç giydi.

Çok değil, yalnızca 4 yıl sonra karşı karşıya gelecek bu iki adamdan biri; devrik, devlet içinde muhalifleri olan, halk tarafından çok kabul görmemiş ve babası ile sorunları olan bir şehzade iken; diğeri 1000 yıllık imparatorluğun mutlak hükümdarı, 10 asırlık bir geleneğin mirasçısı ve yaklaşık 200 yıldır Konstantinopolis’i yöneten hanedanlığın son temsilcisidir.

Mehmet, İstanbul’a, 2.kez tahta oturmaya gitmezden hemen önce bir kez daha baba oldu. Çok seveceği ve tarihçilere göre varisi olarak gördüğü şehzade Mustafa, Gülbahar ya da Gülşah Hatun’dan doğdu.

Sultan Mehmet’in İkinci Saltanatı

Sultan 2.Murat, Ocak ayının son günlerinde felç geçirdi. 3 Şubat 1451 tarihindeyse vefat etti. Babinger’e göre çok içerdi ve içki içerken felç geçirmişti. Fakat yerli – yabancı tüm tarihçiler; büyük bir mareşal olduğu, herkesin saygısını kazanacak kadar onurlu olduğu ve mutlak bir adaletle 30 harika yıl boyunca devleti idare ettiğini yazarlar. Fetret Devri diye adlandırılan buhranlı yıllardan sonra devleti toparlamış, haçlı ordularını ve birleşik Avrupa ordularını defalarca durdurmuştu. Üstelik ardından, fatih olarak anılacak bir evlat yetiştirmiştir. Her ne kadar araları çok iyi olmasa da Mehmet’in eğitiminde babasının büyük gayretlerinin ve geniş vizyonunun önemli katkısı vardır.

Mehmet, Manisa’daki sarayındayken özel bir ulaktan aldı haberi. Manisa’ya dönerken genç ve sağlıklı babasının ardından bir daha tahta çıkıp çıkamayacağını bilmiyordu. Fakat şimdi, henüz 47 yaşında olan babasının vefatını, Çandarlı Halil Paşa’nın gönderdiği mühürlü mektuptan okuyordu.

Anlatılanlara göre Sultan Mehmet, bir anlık duraksamadan sonra çevik bir hareketle atına atladı ve “beni seven ardımdan gelsin” diyerek dur durak demeden yol aldı. Öylesine hızlı bir şekilde Çanakkale’ye geldi ki, kendisinin karşılanması için gereken protokolün hazırlıkları henüz tamam değildi ve 2 – 3 gün kadar Gelibolu’da bekledi. Bu süre zarfında olası bir kargaşaya karşın, Murat’ın ölümü askerlerden ve halktan 13 gün kadar gizlendi.

Payitahta bu sefer Padişah unvanıyla gelen Mehmet, 18 Şubat 1451’de tahta oturdu. Bu sefer, ilkinden çok farklı olacaktı…

Sultan Mehmet, 7.padişah unvanıyla Osmanlı tahtına geçtiğinde devleti, babası döneminde bir yeniden toparlanma süreci geçirmişti. Fetret Devri’nin izlerini silmeye çalışan babası, şehzade isyanları (kardeşleri) ve haçlı ordularıyla mücadele dolu yıllar geçirmişti.

Başkent Edirne idi. Anadolu’da Türk siyasi birliği yoktu. Başta Karamanoğulları olmak üzere Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları ve Candaroğulları beylikleri / devletleri vardı. Doğuda yine Türk Safevi devleti ile Güneyde Türk Memlük devleti hüküm sürüyordu. Roma (Bizans) İstanbul ve civarı ile Yunan yarımadası ve bazı Ege adalarında varlığını sürdürüyordu. Balkanlarda; Sırp, Eflak, Boğdan, Bosna, Hersek ve Bulgar prenslikleri vardı. Doğu Avrupa’da ise kudretli Macar Krallığı; İtalya’da ise çeşitli şehir devletleri ve Hıristiyan Katolik mezhebinin kutsal şehri Vatikan yer alıyordu.

Dukas’ın anlatımına göre genç sultan, önce babasının veziriazamı olan Halil Paşa’ya güven verdi. “Babamın vezirleri neden uzağımda dururlar” diyerek, Halil Paşa’yı vezirlerin önüne davet etmiş ve her zamanki yerine geçmesini emretmiştir. Bu harekete en çok şaşıran da Çandarlı’nın kendisiydi herhalde. Babinger’e göre Mehmet, doğuştan tam bir sultandı ve neyi ne zaman yapacağını çok iyi biliyordu.

Ardından geçmişte yaşadığı tecrübelere dayanarak, Osmanlı ve Dünya tarihinde ne ilk ne de son olacak, elim bir emir verdi: Üvey kardeşi Şehzade Ahmet’in boğdurulması. Sabinin yaşı ile ilgili kesin bir bilgi yok. Yerli kaynaklar ekseriyetle 8 veya 10 aylık olduğunu yazarken yabancı kaynaklarda 2 yaşında olduğu yazar. Çocuğun annesi Anadolu Beylerbeyi ile evlendirilirken; Murat’ın diğer dul eşi Mara ise Sırbistan’a, Despot Geroge Brankovic’e (babasına) geri yollandı. Mara Despina ilerleyen yıllarda üvey valide sıfatıyla Mehmet’in Sırbistan ile olan ilişkilerinde rol oynayacaktır. Hatta döner dönmez, genç sultan ile babası arasında bir antlaşmasını imzalanmasını sağladı.

Mehmet tahta çıkar çıkmaz sadakat ve bağlılık yemini etmek isteyen elçileri kabul etti. Tabi tüm elçiler iyi niyet göstergeleri ile gelmediler. Roma (Bizans) elçisi, başsağlığı dileklerini ve tebriklerini sunduktan sonra barışın sürmesini temenni etti. Bunun için de şehzade Orhan’ın giderleri için ödenen meblağın arttırılması talep etti.

Romalı tarihçilere göre Konstantin, Mehmet’i çok fazla önemsememişti. Hatta babası gibi bir askeri kabiliyetin ardından oğlunun kolay yönlendirilebileceğini düşündü. Fakat Frantzes gibi tarihçiler ile Grand Duke Lukas Notaras gibi devlet adamları, daha 12 yaşında ilk tahta çıktığında İstanbul için “fethetmek lazımdır” diyen yeni sultana karşı tedbirli yaklaşıyorlardı.

Zihninde her şeyi tasarlamış olan Sultan Mehmet, Roma elçisine istediğini verdi: Kendilerine Orhan için 300 bin akçe ödemeyi kabul etti. Bu haber Konstantinopolis’e ulaştığında İmparator, Notaras’a alaycı ifadelerle ne kadar yanıldığını anlatarak kıvanç duydu.

Akdeniz ve Ege ticaretlerinin bozulmasını istemeyen Venedikliler de sultanla iyi ilişkiler için anlaştılar. Diğer İtalyan şehir devletlerinin elçileri de ılımlıydılar. Diğer Hıristiyan krallık ve prenslikler de dahili sorunlarla uğraştıkları için o dönem genç sultana ve onun devletine asker ve para ayırma niyetinde değillerdi.

Karaman Seferi

Yalnız Roma İmparatoru değildi bu taht değişikliğinden istifade etmek isteyen. Karaman Beyi İbrahim bir kez daha Osmanlı devletine karşı taarruza geçti. Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Germiyanoğulları’na haber salarak bazı kaleleri zapt etti. Kumandan İsa Bey’in çözüm üretememesi üzerine Sultan Mehmet,  Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa’yı Karaman’ın üzerine yolladı. Kendisi de önce Bursa’ya, oradan da Anadolu’ya geçince İbrahim Bey hızla geri çekildi ve elçiler aracılıyla yine af diledi.

Haraca bağlanan İbrahim Bey, Murat’ın bacanağı olduğundan dem vurarak bağışlanmayı başardı. Sulan Mehmet yine de Anadolu Beylerbeyi’nin bundan sonra Ankara’da değil, Marmara ile Karaman ili arasında bulunan Kütahya’da ikamet etmesini buyurdu.

Yeniçeriler Yine İsyan Ediyor

Dönüş yolunda beklenmeyen bir şey oldu. Bursa’ya varıldığında yeniçeriler, sultandan akçe istediler. Kimilerine göre cülus istediler, kimilerine göre de savaşmadıkları halde ganimet istediler. Her koşulda bu talepleri ret edildi. Yeniçeriler bir kez daha kazan kaldırınca (çorba kazanını ters çevirince) sultan meselenin büyümemesi için kese kese akçe dağıttırdı.

Yine de bu olaydan istifade etmesini bildi ve orta ağaları (bölük komutanları) ile Yeniçeri Ağası Kurtçu (Kazancı) Doğan’ı falakaya yatırdı. Bu ceza ile yeniçeri ağalarını ikaz ederken, aralarına doğancı ve sekbancılar ekleyerek hem sayılarını arttırdı hem de Çandarlı Halil Paşa’nın Ocak içindeki ağırlığını azalttı.

Romalı Elçiler Ordugahta

Aynı dönemde bu küçük çaplı isyandan daha ciddi bir sorun meydana geldi. Sultan’ın ordugahına gelen Roma (Bizans) elçileri, Şehzade Orhan için ödenmesi gereken tutarın ödenmediğini, bunun kabul edilemeyeceğini ve ödemenin derhal hem de iki katı olarak yapılmasını talep ettiler. O esnada bizzat orada bulunduğu anlaşılan Dukas, Çandarlı Halil’in bile artık elçileri azarladığını yazar.

2.Mehmet ise gayet sakin bir şekilde başkenti Edirne’ye döner dönmez sorunla ilgileneceğini belirtti. Elçileri hoş edip, güzelce uğurladı. Romalılar başlarına gelecekten tamamen habersizdiler…

Rumeli Hisarı Yükseliyor

Rumeli Hisarı ya da o dönemki ismi ile Boğazkesen Hisarı (bazı kaynaklarda Kule-i Cedide yani “yeni kule”)… Yapımına 1452 yılının Nisan ayında başlandı ve 4 ay gibi rekor bir sürede de tamamlandı. Sultan Mehmet, İstanbul’un fethi için kafasında tasarladığı planları uygulamaya burada başladı. Büyük atası Yıldırım Bayezit tarafından boğazın Anadolu yakasına yaptırılan Güzelce Hisarı’nın tam karşısına inşa edildi Rumeli Hisarı. Burası, vakti zamanında Pers İmparatoru Darius’un da ordusunu Avrupa kıtasına geçirdiği, İstanbul boğazının en dar noktasıydı.

Rumeli Hisarı, 3 büyük kule ve 13 adet burçtan oluşan bu hisar, küçük çaplı bir kale sayılabilir. Bu büyük kulelerin her birini Halil, Saruca ve Zağanos paşalar, kendi bütçelerinden karşılayarak tamamladılar. Hisarın genel planının Sultan Mehmet’e ait olduğu yazılır. Mimarı Muslihiddin Ağa’nın emrine bu iş için yaklaşık 300 usta ve 1.000 işçi verildi de yazılırken; hisarın planında, sultanın adının Arapça karşılığı olan Muhammed’in gizlendiği de rivayet edilir. Bir çok yerde yazan bu bilgiyi önemli tarihçilerin ciddiye almadıklarını, biraz zorlama bir hikaye çıkarma çabası olduğunu düşündüklerini görüyoruz.

Hisarın yapımı için çalışmalar başlayınca Rumlar (Bizanslılar), Sultan Mehmet’in niyetini anladılar. Birkaç kez elçiler yollamak suretiyle bu inşaata engel olmak istediler. Önceleri tatlı dil ve riyakarlıkla başlayan ziyaretler, daha sonraları tehdide dönüşünce Sultan 2.Mehmet’in cevabı son derece kati oldu! Dukas’tan alıntıyla Sultan’ın Edirne’ye gelen elçilere yanıtı:”Kendi mülküm olan topraklarda eğer bir kale inşa etmek istersem ederim!  Gidin ve imparatorunuza söyleyin: Bu sultan, kendinden önceki sultanlara benzemiyor. Onların yapamadıklarını yapacak, onların istemediklerini isteyecek ve istediklerini alacaktır. Bu andan itibaren bu mevzu için her kim gelirse, derisi yüzdürülecektir.”

Romalılara verilen bu cevap, artık malumun ilanıdır. Nihayet İmparator Konstantin, kapısında olan tehdidin farkına varır.

Sultan, Rumelihisarı’na 300 asker yerleştirdi ve başlarına Firuz Ağa’yı kumandan kıldı. Kısa bir zaman sonra hisar, ne kadar işlevsel olduğunu gösterdi. Kasım ayı içerisinde Karadeniz’den İstanbul yönüne giden iki Venedik gemisi, kuleden yapılan ihtarlara uymadılar. Firuz Ağa’nın emriyle top atışları yapıldı. Gemilerden biri, 660 metrelik dar alanda, iki kaleden karşılıklı bir şekilde yapılan atışlara hedef oldu ve battı. Tüm mürettebatı boğuldu. Tabi bu hadise, sağ kalan diğer gemideki tayfa tarafından her yerde dile getirilecekti…

Rumelihisarı ile ilgili bir yazıyı ayrıca ele alacağız.

Sultan Mehmet İstanbul Önlerinde

Bazı kaynaklara göre hisarın yapımı devam ederken Sultan Mehmet, Ağustos ayında kaleden ayrılarak İstanbul önlerine geldi. Maiyeti ile birlikte surları, hendekleri ve bölgenin topografyasını bizzat inceledi.

Fatih Sultan Mehmet’in hayatını ve kişiliğini yazarken ayrıntılı bir şekilde değineceğiz, kendisinin coğrafya bilgisi zaten had safhada. Kendi döneminde onun kadar coğrafyaya hakim başka bir hükümdarın olmadığını, batılı tarihçiler de kabul etmektedirler.

Aşağı yukarı yine bu tarihlerde Macar asıllı top döküm ustası Urban da Edirne’ye gelerek sultanla görüştü. Roma İmparatoru Konstantin’den beklediği teveccühü göremeyen Macar usta, soluğu Türk ülkesinde aldı. Sultan Mehmet’e “Babil’in surlarını yıkacak” ölçüde toplar dökeceği vaadinde bulundu.

Tam bu noktada şu hususa değinilmeli: Macar Urban, onlarca top dökümcüsünden yalnızca biridir. Edirne tophanesinde zaten bu konu üzerinde çalışan yetenekli Osmanlı dökümcüleri mevcut. Bunların ekserisi de Türk. Kalfalar arasında gayrimüslimlerin olduğunu da okudum. Topların tasarımı ise yine bizzat Fatih Sultan Mehmet’e ait. Yine kendisini konu alan yazımda irdeleyeceğim onun bu yönünü fakat şunu belirtebiliriz: Fatih, balistik hesaplamalar ve mühendislik çalışmaları yapabilecek bir kapasiteye sahip. Nitekim ilk kez o ölçülerde topların tasarımını ve havan topunu atasını da o tasarlamıştır. Tabi bu tasarımları dökebilmek de bir marifet ister.

İhtişamdan Uzak Bir İmparatorluk: Roma

Asrın en büyük askeri harekatlarından birinin başlamasına 9 aydan az bir süre kala, Roma İmparatorluğu’nda durum nedir biraz da ona bakalım. Daha önce yazdığım 1204 Latin İstilası nedeniyle Roma, eski ihtişamlı günlerinden çok uzaktı. Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldıktan sonra Doğu Roma, özellikle İmparator Jüstinyen döneminde; Akdeniz, Afrika’nın kıyı şeridi, Doğru Avrupa, Anadolu ve Ortadoğu’da tekrar eski kudretine erişmişti. Fakat Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarma iddiası ile yola çıkan ve Latinlerden oluşan Katolik Haçlı ordusu, Konstantinopolis’i işgal etmiş ve tam 57 yıl boyunca adeta kanını emmişti. En küçük bir manastıra, en ücra kiliseye varıncaya ve onların içindeki en ufak bir değerli eşyaya varıncaya dek yağmalamışlardı. Konstantinopolis, yarım asırdan uzun bir süre sömürülecek kadar zengin ve kudretli idi. Bir zamanlar… Türkiye’nin ilk Bizantologu (Bizantinisti) Semavi Eyice’nin tabiri ile Roma, ilk kez bu istiladan sonra “büyük devlet, beynelmilel bir imparatorluk” unvanlarını ve hukukunu kaybetmişti.

O kadar ki Galata bile artık bir Ceneviz kolonisi sayılırdı. Büyük Saray’ın efendileri, burunlarının dibindeki, onların topraklarında ticaret yapan İtalyanlara bile söz geçiremiyorlardı.

1261 yılında Konstantinopolis’i geri alan Mikail Paleologos ve hanedanlığı, yaklaşık 2 asırdır şehri toparlamaya çalışıyordu. Fakat kentin surları harap bir haldeydi. Surların önündeki hendekler dolmuş, hazine ise boşalmıştı. Surların ardında yeteri kadar asker de yoktu.

İmparatorluğun başında ise 11.Konstantin yani Konstantin Paleologos Dragas (Drageses) vardı. Kendisine daha sonra biraz daha değineceğiz.

Mevcut durum, İmparator Konstantin Paleologos’u, Avrupalı dindaşlarından yardım istemeye mecbur bıraktı. Her şeye rağmen 11 asırdır aşılamayan surlara sahipti. Batı’dan gelecek yardımlarla Türk’ü def etmesi kolay olacaktı.

Bu esnada; Vatikan’da Papa 5.Nicolaus (Nikola), Polonya’da Kral 4.Casimir, Rodos’ta Şövalye Giovanni de Lastic, Macaristan’da Kral Janos Hunyadi, Almanya’da sözde Kutsal Roma İmparatoru ve Habsurg hanedanı üyesi 3.Friedrich, Fransa’da Kral 7.Charles, Napoli’da Kral Aragonlu Alfonso, Ceneviz ve Venedik ve Floransa iktidardaydılar.

Romalıların zor durumundan istifade etmeyi, yardım etmeye tercih eden Papa Nicolaus, önce kiliselerin birleşmesi talebinde bulundu. Bu, Katalog ve Ortodoks kiliseleri arasında yüzyıllardan beri devam eden bir meseleydi. Tabi yardım çağrısında bulunan yalnızca imparator değildi! Doğu Akdeniz’i kontrolü altında tutan ve burada yaptığı ticaretten oldukça yüksek miktarlarda gelir elde eden Ceneviz kolonisi de hemen İtalya’daki başkentleri Cenova’ya, yaklaşmakta olan tehlikeyi haber ettiler. Venedik ile savaş halinde olan Cenova, ancak Floransa ve Fransa’dan yardım isteyebildi.

1452’nin Son Aylarındaki Gelişmeler

Kasım ayında, St. Sabine Piskoposu olan Kardinal İsidor, Papa’nın talebini İmparator’a iletti. Aralık 1452’de Roma’nın son imparatoru, Ortodoks Kilisesi ile Katolik Kilisesi’nin birleşmesini kabul etti. Bu karar Vatikan’da memnuniyetle karşılanırken Konstantinopolis’te halkın öfkeye kapılmasına neden oldu. Muhafazakar kesimler, katı bir Ortodoks olan Papaz Gennadios’un etrafında birleşerek Saray’a lanet okudular. Ne var ki İmparator Konstantin’in başka çaresi yoktu. Grand Dük Notaras, meşhur “Konstantinopolis’te Latin külahı görmektense Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” lafını bu dönemde söylemiştir. Zira Ortodoks İstanbul halkı için Katolikler, İstanbul Katolik İmparatorluğu’ndan başka bir şey ifade etmiyordu.

Bu arada bir açıklama yapalım: Yazının başında, bu makalede yalnızca İstanbul’un fethini anlatmak niyetinde olmadığımı, dönemin koşullarının da anlaşılmasını hedeflediğimi yazmıştım. Bu nedenle (bilmeyenler için) şu konuya da açıklık getirmek istiyorum, İtalyan şehirlerinden müstakil birer devlet gibi bahsediyorum çünkü zaten öyleler. Orta Çağ İtalya’sında (Batı Roma’nın yıkılmasından sonra) siyasi birlik sağlanamamıştı. Batı Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan hemen hemen tüm büyük şehirler birer şehir devleti haline dönüştü. Aynı coğrafyada, aynı kültürel ve tarihsel mirasa sahip olmalarına ve hatta aynı dili konuşup aynı dine bağlı olmalarına rağmen birbirleriyle rekabet ve zaman zaman savaş halindeydiler.

Mora Harekatı

Konumuza dönecek olursak; yine 11.ayda Sultan Mehmet, Mora yarımadasına bir askeri harekat yapmaya karar verdi. Yunanca Peloponnisos olarak adlandırılan coğrafi bölgede, Roma İmparatoru 1.Konstantin’in kardeşleri olan Demetrios Paleologos ve Thomas Palelogos biraderler hüküm sürmekteydi. Sultan Mehmet, Ege denizinden gelebilecek bir yardıma mani olmak için tecrübeli komutanı ve Makedonya Uç Beyi Turahan Bey ile oğulları Ahmet Bey ve Ömer Bey’i buraya gönderdi. Türk ordusu geçtiği bölgelerdeki müstahkem mevkileri yakarken, çeşitli kaleleri de kuşatma altına aldı. Bu süreçte Ahmet Bey’in çarpışma esnasında esir düştüğü yazar bazı kaynaklarda. Yine de Mora seferi amacına ulaştı ve buradaki kuvvetlerin İstanbul’un fethine engel olmalarının önüne geçildi.

MORA HARİTASI

Giovanni Giustiniani Longo İstanbul’da

Kasım 1452’de Cenovalılar, Konstantinopolis’e bir filo yolladılar. Güçlü ve büyük kadırgaların içinde, dönemin ünlü savunma taktisyeni ve şehir savunmalarında son derece tecrübeli olan, yetenekli kumandan Cenovalı Giovanni Giustiniani Longo da vardı. Aralarında subaylarının da olduğu 700 adamı ile Konstantinopolis’e ayak basan Giustiniani (Ocak 1453), bizzat İmparator ve maiyeti tarafından karşılandı. Romalılara büyük moral veren bu destek vesilesiyle İmparator 11.Konstantin, Giovanni Giustiniani’ye Limni adasını hediye ederek onu, “Kara Kuvvetleri Komutanı” ilan etti.

Venedik, Fransa ve Macaristan ise kış ayları boyunca İstanbul’dan gelen mektup ve elçilere, yine mektup ve elçilerle cevap verirken, askeri anlamda somut bir adım atmadılar. Dahası, gıda ya da malzeme takviyesi için de çaba harcamadılar.

İtalya, İstanbul ve Yunanistan’da gelişmeler yukarıdaki gibi seyrederken, Edirne’de geleceğin fatihi Sultan Mehmet, İstanbul’un fethi için gerekli hazırlıklarına devam ediyordu. Yeni imal edilen ve Şahi Topu adı verilen ve 50 öküz tarafından ancak çekilebildiği yazılan topun deneme atışları yapıldı. Nakli, birleştirilmesi, doldurulması ve ateşlenmesi için 700 askerin gerektiği yazılır. Halkın korkuya kapılmasın için atıştan önce tellaklar ile duyurular yapıldı. Şafak vakti ateşlenen taş top, 1500 metre kadar ileri gitti. Toprağın içine yaklaşık 150 cm gömülen top, Türk tarafında yüzlerin gülmesini sağladı. Bazı kaynaklara göre topun patlama sesi, İstanbul sınırlarında bile duyulmuştur.

Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fetih Hazırlıkları

Yukarıda anlatılanlardan, geleceğin fatihi, Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi için attığı adımların tesadüfi veya spontane olmadığını anlamak mümkündür. Fatih Sultan Mehmet’in kendisiyle ilgili yazımızda ayrıntılı bir şekilde değineceğiz, o son derece planlı ve ketum bir hükümdardı.

Daha Manisa’daki ikinci şehzadelik yıllarında pek çok şeyi tasarlamıştı. İstanbul’un fethi öncesi son aylara girilirken, gecelerce sönmeyen kandil ışıklarının refakatinde çalışmalarına devam ediyordu. Edirne Sarayı’ndaki Hasoda’sına serdirdiği büyük bir coğrafi harita üzerinde, askeri birimlerin tek tek yerleşimlerinden, komutanlarının adımlarına kadar her şeyi hesaplıyordu. Dahası, tünellerin en etkili bir şekilde nerelerden kazılabileceğini dahi araştırıyordu.

İstanbul’un surlarını, kapılarını, hendeklerini ve yükseltilerini defalarca tahlil etti. Kuşatma kulelerinin, mancınıkların vb taarruz unsurlarının planlarını çizdi. İstanbul’u iyi bilen kişileri misafir etti, onlarla görüştü. Coğrafya üzerinde çalıştı. İskender’den Sezar’a kadar kuşatma düzenlerini, saldırı şekillerini inceledi.

Daha gelişmiş toplar, gülleler ve barutlar için alimlerle görüştü. Kendi ordusunun ve donanmasının teçhizatını gözden geçirdi. Tüm bunları yaparken de maliyeyi dengede tutmaya çalıştı.

Yabancı tarihçilerin bazıları, Batıdan gelebilecek saldırılar üzerinde bile çalıştığını tahmin ediyorlar. Muhtemelen hangi ordunun nereden, nasıl bir kuvvetle gelebileceğini tahmin ederek topyekun bir savaş planı hazırlamıştı.

Kim bilir, belki de savaşı defalarca zihninde canlandırmıştı…

İstanbul’un Nüfusu ve Askerler

Müstakbel fatihin İstanbul’u fethi öncesi gerek Romalıların nüfusu gerek Türklerin asker sayısı biraz ihtilaflıdır. Konstantinopolis’in rakamlarını, o dönem yaşamış olan tarihçi Frantzes verir. Onun rakamlarını değerlendiren ve dışarıdan gelen savaşçıların sayılarını da hesaba katan Babinger’e göre “fethedildiği yıl Bizans başkentinde en fazla 45 – 50 bin” kişi vardır. Frantzes’e göre ise Cenovalılarla birlikte müdafilerin piyade ve levent sayısı en fazla 9 bin kişiden müteşekkildi. Bunun 6 bini Romalı, 3 bini ise dışarıdan gelen (Ceneviz, Venedik, Katalonya bölgelerinden) askerlerdi. Konstantinopolisli piyadelerin tamamı profesyonel asker değildi.

Osmanlı Ordusu

Fetihte Osmanlı devletinin asker sayısı ise yabancılar tarafından bir hayli abartılı verilmiştir: Khalkokonidas 400 bin, Dukas 260 bin (150.000’i yeniçeri), Frantzes 258 bin ve nihayet Niccolo Barboro 165 bin olarak kayıt düşmüştür. Alman tarihçi Babinger ise 80 bin civarında bir asker sayısından bahsetmektedir.

Şüphesiz yüz binleri hele ki yarım milyonu bulan rakamlar oldukça abartılıdır. Osmanlı İmparatorluğu 1912 Balkan harbinde o rakamlarda asker sayısına ancak ulaşabilmiştir. Prof. Dr. İlber Ortaylı, Fatih’in İstanbul’u fethi esnasında Osmanlı ordusunun en fazla 80 – 100 bin kişi civarında olduğunu ifade etmektedir. Nitekim bu çapta bir ordunun sevki, yerleşmesi, iaşesi, temizliği vb lojistik meselelerle uğraşmak bugün dahi pek kolay değildir.

Osmanlı ordusunun tamamı askerlerden oluşmuyordu. Bunların arasında terziler, fırıncılar, dervişler, nalbantlar, aşçılar, sıhhiyeciler ve bu gibi, küçük bir şehir kurulsa, şehrin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek meslek erbapları da vardı ve sayıları az değildi.

Yeniçerilerin sayısı ise o dönem 8 – 10 bin olarak verilmektedir. Ordunun yarısını eyalet askerleri, 4’te 1’ini azaplar ve kalanını da kapıkulu askerleri ile topçular ve cebeciler gibi düzenli ve daimi birlikler oluşturuyordu.

Osmanlı ordusu salt Türklerden oluşmuyordu. Ganimetten pay almak isteyen Hıristiyanlar da vardı. Sultan Mehmet, bilhassa Sırp madencilerden iyi yararlandı. Gerçi savaşın sonucuna doğrudan etkileri olmadı bu tünelcilerin fakat zaten az sayıda olan Roma askerlerinin bir kısmının, kazılan yer altı tünellerini tespit etmek için oyalanması dahi katkı sağlamıştı.

Moral motivasyonu yükseltmek ve manevi katkı sağlamak için farklı tarikatlardan dervişler de yer alıyordu kafilede.

1000 Yıldır Aşılamayan Surlar

Romalıların (Bizanslıların) en çok güvendikleri şey hiç şüphesiz asırlardır aşılamayan surlarıydı.

Daha önce yazdığım Avar Türklerinin İstanbul’u kuşatması örneğinde olduğu gibi,  Konstantinopolis yüzyıllardır farklı kavimler tarafından kuşatılmış fakat şehir asla teslim olmamıştı. Türklerden Perslere, Araplardan Slavlara kadar pek çok farklı millet, kendi savaş ve kuşatma araçlarıyla farklı yollar deneyerek İstanbul’u fethetmek istemişti. Sonuçta şehir her zaman Romalıların elinde kalmıştı.

Dönemin tarihçilerinden Khalkokondilas, surların, bugünkü uzunluk birimiyle 18 kilometre civarında olduğunu yazar. Bugün yapılan ölçümlerde ise 22 km olduğu tespit edilmiştir. Surlarla ilgili yine daha önce İstanbul’un Surları ve Kapıları isimli bir yazı yazmıştım. Bu yüzden fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Bilinmesi gereken nokta: 5’inci asırda İmparator Theodosius tarafından nihai şekli verilen surların ön cephesi 2 metre kalınlıkta ve 8 metre yüksekliğindeydi. İç surlar ise 14 metre boyunda ve 5 metre genişliğindeydi. Bunların önünde ise 20 metreye varan genişliklerde hendekler vardı. Derinlikleri hiçbir noktada 5 metreden az değildi.

Sırf bu rakamlara bakarak bile bu taş duvarların İstanbul’un savunmasında ne kadar önemli ve aşılmasının ne kadar güç olduğu anlaşılabilir. Hendekleri aşmaya çalışan düşman askerleri, burçların üzerindeki Romalılara kolay hedef oluyorlardı. Onu aşsalar dahi surlara tırmanmaları, burada mevki kazanmaları, kontrolü ele geçirip burç burç yapıyı hakimiyet altına almaları ve daha sonra ikinci sıra sura saldırmaları gerekiyordu. Tüm bunları yaparken de daha yüksek olan arka surdan atılan oklardan, kızgın yağlardan, Rum ateşinden, mızraklardan, taşlardan ve fırlatılan bilumum cisimlerden korunmaları gerekiyordu. Ve tabii kendilerine saldıran Roma (Bizans) askerlerinin kılıç darbelerinden de!

Nihayet iç suru da ele geçirdikten sonra eğer hala hayatta iseler, şehre saldırabilirlerdi…

SUR ve HENDEK GÖRSELİ

Haliç’e Çekilen Zincir ve Donanmalar

İstanbullular, o meşhur surlarının en zayıf noktasının, Haliç’e bakan kısmındaki duvarlar olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Ayrıca asker sayılıları da azdı, bekledikleri destek gelmemişti. Dolayısıyla bu tarafa ayıracak fazla adamları yoktu. Bu nedenle yüzyıllardır uyguladıkları bir savunma tedbirini daha uygulamaya koydular ve Haliç’in girişine son derece kalın ve büyük bir zincir çektiler. Teknelerin, öküzlerin ve insanların yardımıyla boydan boya yekpare halinde çekilen bu zincir, düşman donanmasının içeri girmesine mani oluyordu. Gemilerin bu demirden barikatı, zarar görmeden aşmalarının herhangi bir yolu yoktu.

2 Nisan 1453 tarihinde çekilen ve büyük fıçıların yardımıyla su yüzeyinde duran zincirin ardında ise 26 gemiden oluşan bir Roma, daha doğrusu Hıristiyan donanması müteşekkildi. 10 Roma gemisine ek olarak; 11’i İtalya’dan (5 Ceneviz, 5 Venedik ve 1 Ancona), 3’ü Girit’ten, 1’er tane de Fransa ve İspanya’dan gelen gemilerdi bunlar.

HALİÇ ve ZİNCİR GÖRSELİ

Osmanlı Türk donanması ise tam 300 gemiden oluşuyordu! O güne dek asırlardır yalnızca karada savaşan ve kara savaşının ustası olan Türkler için kısa sürede 300 gemi inşa etmek büyük bir marifetti. Tabi bunda yine kısa zaman sonra fatih unvanıyla anılacak olan Sultan 2.Mehmet’in büyük katkısı vardı.

Yalnız belirtmek lazım, Sultan Mehmet’in dehası ve organizasyon yeteneği kadar gemilerin yapısı da bunda önemli bir etkendi. Zira bizim gemilerimiz Haçlı kalyonlarının yanında, (bazı tarihçilerin benzetmeleriyle) “oyuncak” gibi kalıyordu.

Ne Osmanlı gemlileri teknoloji olarak Akdeniz’de asırlardır yelken açan ve kürek sallayan İtalyan gemileriyle aşık atabilecek durumdaydı; ne de Türk leventleri, bizim karacı olduğumuz kadar denizci bir millet olan İtalyan denizcileriyle boy ölçüşebilecek durumdaydı.

1 asır sonra Akdeniz’i kontrolü altına alacak olan donanmanın ilk Kaptan-ı Derya’sı ise Kapudan Paşa Baltaoğlu Süleyman Bey vardı.

İstanbul Kuşatması Başlıyor

Yıl 1453, Osmanlı Devleti’nin ordusuna bağlı çeşitli birimler, İstanbul önlerine geldiler ve topları kurmaya başladılar. Ocak ayında başlayan kıpırdanma, Şubat ayında devasa topların yürütülmeye başlamasıyla bir hareket halini almış oldu.

Olağan koşullarda Edirne – İstanbul arası ordunun hızına bağlı olarak 2 ya da 3 günde kat edilebiliyordu. Fakat 50 öküz ve 200 asker tarafından taşınan topların İstanbul surlarının önüne varması takriben 1,5 ay sürdü. İkmal hareketi başlamadan evvel, önden giden bir grup tarafından yollar düzeltildi, köprüler onarıldı ve geçitler sağlamlaştırıldı.

Güzergah üzerinde ve çevresindeki pek çok yerleşim yeri de kumandanlardan Dayı Karaca Bey tarafından fethedildi. Silivri ise iyi bir direniş göstererek teslim olmadı. Kimse de bu küçük kalenin derdine düşmedi. Hedef, bir devri sonlandıracak kadar büyüktü!

Takvimler 23 Mart’ı gösterirken Sultan Mehmet de başkenti Edirne’yi mahiyeti ile birlikte terk etti ve yola revan oldu. İstanbul önlerine varmak için acele etmediği anlaşılıyor. Tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra, tam da Hıristiyanlar için önem arz eden bir günde, Paskalya zamanı otağını kurdurdu. Sultan Mehmet’in hünkar otağı, bugünkü Edirnekapı ile Topkapı hizasının (St. Romanus Kapısı) karşısına, Maltepe – Bayrampaşa civarına kuruldu. Etrafına da yeniçeriler kamp kurdu.

Böylece İstanbul’un fethi için kuşatma, 2 Nisan 1453 günü fiilen başlamış oldu.

Osmanlı Ordusunun Kuşatma Düzeni

İstanbul’un fethi öncesi Osmanlı ordusu 2 ana koldan müteşekkildi: Müstakbel fatih, Sultan Mehmet’in sağında neredeyse tamamı Türklerden oluşan Anadolu ordusu, solunda ise devşirmelerden kurulu Rumeli ordusu bulunuyordu!

Kuvvetlerin bir kısmı ihtiyat askerleri yani yedek askerlerdi. Bunların ne derece eğitimli askerler olduğu konusunda bir bilgiye erişemedim maalesef. Hükümdarın kayınpederi Zağanos Paşa ve bacanağı Dayı Karaca Bey, Galata surlarının arkasına konuşlandılar.

Merkez kuvvetleri, Edirnekapı ile Topkapı üzerine taarruz yapacaktı. Zaten bu mevkileri de yukarıda bahsettiğimiz Giustiniani ve adamları savunacaktı. Sağ kanat ise Yedikule ve Belgrat kapı tarafına; sol kanat da Eğrikapı yönüne saldıracaktı. Bu bölgeleri Romalılar (Rumlar) kendileri, Haliç ve boğaz kısmını ise Venedik ve Cenevizliler müdafaa edecekti.

ORDU DİZİLİMİ GÖRSELİ

Bu ordu düzeni içerisinde 5 Nisan Cuma günü, kuvvetler nihai yerlerini aldılar ve kuşatmanın başladığı resmi olarak da ilan edilmiş oldu. Konstantinopolis’e, İmparator 11.Konstantin Drageses Paleologos’a elçiler gönderildi ve şehrin teslim edilmesi istendi. Tabi bu talep, son derece onurlu bir hükümdar olan imparator tarafından geri çevrildi.

Savunma Düzeni

Yeri gelmişken belirtelim İmparator Konstantin, savaş süresince ne Büyük Saray’da ne de diğer saraylarda oturmadı. Büyük topların çevrili olduğu ve merkez kuvvetlerin saldıracağı St. Romanus kapısında Giovanni Giustiniani ile birlikte başkentini müdafaa etmeye çalıştı.

Bu cepheyi, 500’ü Giustiniani Longo’nun seçme askerleri olan toplam 3000 Romalı savunuyordu. Çarpışmaların en kanlı ve zor olduğu mevkii de burasıydı zaten. Her milletten binlerce asker, yukarıda bahsettiğimiz hendekleri dolduracak kadar çok asker hayatını kaybedecekti.

Haliç’te, zincirin ardında ise birleşik bir Hıristiyan donanması bu iç denizi korumaya çalışacaktı.

İlk Top Atışları

Osmanlı ordusu saldırıya top atışları ile başladı. 12 Nisan 1453’te nihayet Konstantinopolis halkı korkularıyla yüzleşti. Muazzam ölçüde gürültü çıkaran toplar, büyük taş gülleleri şehrin surlarına fırlatmaya başladı. Ne var ki kendi dönemi için devrim niteliğinde olan bu toplar, yaklaşık 120 dakika da bir ancak ateşlenebiliyordu. Çok fazla ısınan ve doldurması zor olan toplar, etkili oldukları kadar da hantaldılar.

Sultan Mehmet topların atış hızından memnun kalmayınca bekleme süresinin azaltılmasını istedi. İlk defa zeytinyağı ile soğutma işlemi uygulanıyor ve bu yöntem işe yarıyordu. Fakat büyük toplardan biri bu zorlanmaya dayanamayarak patladı. Parçalanan top nedeniyle bir çok asker şehit düştü. Bazı tarihçilere göre bu kazada top ustası Urban da vefat etmiştir. Kimisi ise bunun aksini söylemektedir.

Her savaş kendi koşullarını yaratır derler. 6 gün boyunca süren bu ilk atışlar esnasında Osmanlılar, önce küçük toplarla belli bir noktayı zayıflatmayı ve sonra büyük toplarla orayı yıkmayı ya da en azından gedik açmayı öğrendiler. Buna karşın müdafiiler ise özellikle asma yapraklarını ıslatarak surlara yapıştırdıklarında, duvarlardan dökülen parçaların daha ufak olduğunu fark ettiler.

Oluşan gediklere ise derhal demir kazıklar ve tahta parçaları çakılarak; kum, taş, kaya vb maddeler doldurmak suretiyle müdahale ediliyordu.

Tabi Romalılar zaman zaman Osmanlılara zarar vermeyi de denediler. Başarılı oldukları anlar da oldu: Bir Türk topu, Rum ateşi Grejuva tarafından imha edildi.

15 Nisan Haliç Zorlaması

Buna zorlaması başlığını verdim çünkü hakikaten bu manevra, zorlamdan öteye gidemedi. Karadan top atışları devam ederken Osmanlı donanması da Haliç’e çekili olan zinciri kırmaya ya da onu aşmaya teşebbüs etti. Ancak müdafiiler, deniz savaşlarında ne kadar usta olduklarını bu harekatta Türk leventlerine gösterdiler. Filo tekrar açık denize dönerken bu deneme kısmen de olsa bir moral bozukluğuna neden oldu.

BABİNGER SF:93 GÖRSEL

18 Nisan 1453: İlk Kara Taarruzu

Merkez ordusunun beklediği gedik bu tarihte Bayrampaşa deresi hizasında açıldı. Kuşatmanın 2.haftası geride kalırken Sultan, ilk büyük taarruz emrini verdi! Fırsattan istifade etmek isteyen Osmanlı askerleri, sultanın talimatıyla bu bölgedeki hendeği büyük çabalar sonucunda doldurmayı başardı. Romalılar, saldırının yakın olduğunu biliyorlardı…

Düşmanı şaşırtmak için hava kardıktan sonra olağanüstü bir gayretle saldırı kuleleri inşa edildi.  Gece olduğunda ise Osmanlı ordusu ilk büyük taarruzunu başlattı. Büyük bir hevesle başlayan çarpışma, tam bir hezimetle son buldu. Binlerce Türk askeri şehit olurken, savaş kuleleri de tahrip oldu daha doğrusu Rum ateşi tarafından küle dönüştürüldüler.

Bu ilk ciddi karşılaşma, Romalıların moralini yükselterek kendilerine olan güvenlerini tazeledi. Surların kudreti kendini bir kez daha göstermiş ve Müslümanları durdurmayı başarmıştı. Giovanni ise gerçek bir kahramandı…

20 Nisan Deniz Savaşı

İstanbul’un fethine giden yolda Sultan Mehmet’in ve ordunun en büyük bozgunlarından biri de 20 Nisan 1453 tarihindeki deniz savaşıdır. O gün 150 parçadan oluşan Osmanlı donanması, İstanbul’a yardım getiren 4 Ceneviz ve 1 Mora gemisini bir türlü durduramadılar. Türk leventleri her ne kadar şiddetle ve ısrarla saldırsa da, Haçlı gemileri Haliç’e girmeyi başardılar.

Yapı olarak Türk gemilerinden çok daha yüksek olan İtalyan gemilerine saldırmak son derece zordu. Marmara’daki bu çatışmayı sahilden izleyen Sultan Mehmet’in sinirlenerek atını denize kadar sürdüğü anlatılır Osmanlı tarihçileri tarafından. Bu çatışmadan sonra Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey, Sultan 2.Mehmet’in huzuruna getirildi. Hataya müsamaha göstermeyen Sultan’ın, Süleyman Bey’i idam ettirmek niyetinde olduğu fakat yaralandığını ve gözünü kaybedecek kadar canhıraş bir şekilde savaştığını görünce yumuşadığı yazılır. Kendisi görevinden azledilirken bazı tarihçilere göre malvarlığına da el konmuştur. Bir kesime göre ise yalnızca görevden alınıp Edirne’den sürülmüştür.

Savaş Divanı Tekrar Toplanıyor

2 gün içerisinde kaybedilen 2 muharebe, Sultan’ı savaş divanını toplamaya yöneltti. 21 Nisan’da Beşiktaş civarında yapıldığı belirtilen toplantıda Sultan Mehmet, paşalarının görüşlerini aldı. Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, Hıristiyan donmasıyla baş edilemeyeceğini ve surları aşmanın mümkün olmayacağını belirterek kuşatmayı bir an önce kaldırmayı teklif etti. Ona göre Konstantinopolis haraca bağlanmalı ve Roma’ya verilen bu gözdağı ile yetinilmeliydi. Zağanos Paşa cenahı ise (Akşemsettin de bu grupta yer alır) yılgınlıktan uzak durulması gerektiğini savundu.

Neticede kara saldırılarının yeterli olmayacağı ve İstanbul’u denizden de zorlamanın elzem olduğu sonucuna varıldı. Fakat nasıl? Sultan, daha önceden projelerini çizdiği ve az sayıda tarihçinin iddiasına göre Manisa’dayken küçük ölçekli bir tatbikatını yaptığı muazzam fikrini açıkladı!

Gemilerin Karadan Yürütülüyor

Doğuştan bir fatih ve sultan olan 2.Mehmet, gemilerin yağlı kızaklarlar üzerinde, hayvanların da yardımıyla karadan yürütülmek suretiyle Haliç’e indirilmesine karar verdi.

Bazı vezirler ve kumandanlar bunun mümkün olup olamayacağını sorgulasa da Mehmet kararından dönmedi. O, planını kafasında çoktan kurmuştu. 22 Nisan gecesi, 72 adet  (67 diyen de var) küçük ebatlı Osmanlı gemisi, tayfalarıyla beraber denize indirildi.

Bu operasyon esnasında hangi güzergahın kullanıldığı konusunda resmi bir kayıt olmadığı için, günümüz tarihçileri bile hala tahmin yürütmekten öteye gidemiyorlar. Büyük arkeolojik gelişmeler olmazsa, bu konu gizemini daha uzun süre koruyacak gibi duruyor. En yaygın inanış ise; Dolmabahçe koyu civarından, Kasımpaşa bölgesine bir hat çizildiği yönündedir.

Önce yollar temizlendi, kazıklar döşendi ve bunlar hayvan yağlarıyla yağlandı. Sonra da silindirler ve kazıklar üzerinden insan ve hayvan gücüyle çekildi. Deneme amaçlı geçirilen birkaç gemiden sonra filonun diğer kısmı da karadan yürütüldü.

Burada ufak bir not ekleyelim: Bazı yabancı kaynaklarda bu fikrin sultana bir Hıristiyan tarafından verildiği yazsa da, böylesi bir projenin hiç tatbik edilmeden yalnızca birkaç saat içinde uygulanması pek olası değildir.

Havan Topu’nun İcadı

Ertesi sabah Romalılar (Bizanslılar) büyük bir şok yaşadılar. Şaşkınlıklarını atar atmaz da taarruza geçmeye niyetlendiler. Fakat fatih namzedi sultanın bir diğer icadı olan “havan topu” sayesinde bunu gerçekleştiremediler.

Sultan, kuşatmadan daha önce, Galata’daki Ceneviz kolonisini rahatsız etmeden, Pera üzerinden Haliç’teki Roma donanmasına saldırmayı düşünmüştü. Bunun neticesinde, çizimleri ve hesaplaması kendine ait olan ve günümüzde havan topu olarak adlandırılan topu tasarladı. Yatay atış yapmak yerine belli bir açıyla dikine atış yapan bu yeni ve ufak toplar, düşmanı yukarıdan vuruyordu. Bu top atışlarına Romalılara ciddi zayiat vermese de, onların Osmanlı gemilerine saldırmalarını engelledi.

Bunun üzerinde Romalılar gece yarısından sonra, karanlıkta gemileri ateşe vermeye karar verdiler. Gizlilik içerisinde, sessiz sakin Osmanlı donanmasına yaklaşan Roma donanması, son anda Türk leventlerin durumu fark etmesiyle gafil avlandı. Ay ışığında meydana gelen çarpışmada bir Roma gemisi batırıldı. Tayfası da rehin alındı.

Karşılıklı İdamlar

Tutsak düşen 30’un üzerindeki gemici, ertesi gün günün ağarmasıyla beraber idam edildiler. Buna sinirlenen İmparator 11.Konstantin de, zindanlardaki Türk tutsakların aynı şekilde idam edilip surlardan aşağıya sarkıtılmaları emrini verdi.

İlerleyen günlerde Romalılar, Haliç surlarına top kaydırarak gemileri vurmak için çaba harcadı. Osmanlı ordusu da karşılık vermeyi sürdürdü.

İkinci Büyük Saldırı

Süregiden günlerde top atışları (özellikle St. Romanus kapısı bölgesinde) belli aralıklarla devam etti. Bilhassa 5 Mayıs günü şiddetlendi top atışları. Zira 6 Mayıs’ta ikinci büyük kara saldırısı başlayacaktı…

O gün, Bayrampaşa deresi hattında savaş son derece şiddetlendi. Osmanlı ordusu sonunda hendekleri ele geçirip ön surlara dayandı. Romalılar da tüm güçleriyle direnmeye devam ettiler. Sonunda yorulan ve çok fazla zayiat veren Osmanlı askerleri geri çekildiler.

Bayrampaşa Deresi

Bayrampaşa deresi, Romalılar tabiriyle Lykos (lycos) deresi, dönemim sur içindeki tek akarsuyudur. Maalesef 1950’li yıllardaki imar ve çevre düzenlemesinde kurutularak cadde yapılmıştır: Vatan caddesi.

BAYRAMPAŞA DERESİ GÖRSELİ

Saldırılar Devam Ediyor

İstanbul’un fethine giden yolda moraller bozulsa da yılgınlığa yer yoktu. 12 Mayıs 1453’te Eğrikapı civarında açılan bir gediğe tekrar saldırdı Türk kara kuvvetleri. Roma (Bizans) ihtiyat kuvvetlerinin bu bölgeye sevk edilmesi ile yine geri çekilmek zorunda kaldı Osmanlı ordusu.

16 Mayıs’a gelindiğinde lağımcılar büyük bir başarının kıyısından döndüler. Savaşın sonucuna doğrudan etki etmeseler de savaş boyunca belli bir miktar Roma askerini oyalayarak, zaten az sayıda olan Roma kuvvetlerinin bölünmesini sağladılar. Bu kez şehrin içine doğru bir tünel kazmayı başardı Sırp lağımcılar. Bunlar, Sırbistan’daki madenlerde çalışmış usta kazıcılardı. Yer yer surları zayıflatıyorlardı ancak bu tünel, içeri asker sızdırmak için büyük bir fırsat olabilirdi. Son anda durumun farkına varan müdafiler, birçok lağımcıyı kazdıkları tünelde öldürdüler.

18 Mayıs’ta ise büyük kuşatma kuleleri ile saldırdı Sultan Mehmet. Antik Roma’nın icadı olan bu kuleler, yalnızca bir gece içerisinde hazırlandı. İçinde yüzlerce insan bulunan birkaç kuleyle, farklı noktalardan surlara tekrar çıkmaya çalıştı Sultan. Ne var ki bu saldırı da felaketle sonuçlandı.

Konstantinopolis’te Durum

İstanbul’un fethine giden yolda şehrin kuşatması uzadıkça, her geçen gün kentin içinde halkın yaşam koşulları da zorlaşıyordu. Kıtlık artarken umut azalıyordu. Gerçi İslam ordusu henüz ciddi bir başarı elde edememişti fakat geri de çekilmemişti. Üstelik kararlılıkla yeni adımlar artıyordu.

Gıda stoklarının azalması nedeniyle öncelik savaşanlara verilmişti. Tabi açlık ve ümitsizlik nedeniyle şehrin içinde protestolar da başladı. Diğer yandan Vatikan’dan yardım alındığı için hala öfkeli olan kesim de İmparator’a alenen hakaret ediyordu.

Haftalardır sürekli olarak ve büyük bir gürültüyle patlayan toplar da başta çocuklar olmak üzere herkesi tedirgin ediyordu. Hem savunmacı askerler çok yorulmuş hem de psikolojik olarak yıpranmışlardı.

Bunlara ek olarak açlık nedeniyle muhtemelen hırsızlık ve yağma gibi asayiş olayları da yaşanmıştır.

Sultan’dan İmparator’a Son Çağrı

Şehrin içindeki durumun farkında olan Sultan 2.Mehmet, İmparator 11.Konstantin’e son kez bir elçi göndermeye karar verdi. Hem zaten artık kendi cephesinde de Çandarlı Halil Paşa gibi düşünenlerin sesi daha gür çıkıyordu. Üstelik Macarların bir orduyla Osmanlıları iki ateş arasında sıkıştıracağı endişesi de artıyordu.

Sultanın bacanağı ve Sinop Emiri olan İsfendiyaroğlu İsmail Bey; şehrin daha fazla harap olmaması, halkın daha fazla acı çekmemesi, daha fazla askerin ölmemesi için şehrin teslim edilmesini istedi. Karşılığında da İmparator’un Mora Valisi olarak atanacağını, mahiyetiyle beraber sağ salim sevkinin sağlanacağını, halkın esir edilmeyeceğini ve gitmek isteyenlere müsaade edileceğini taahhüt etti.

Tabi son derece gururlu insan ve vatansever bir yönetici olan Konstantin Drageses bu teklifi kabul etmedi. İsfendiyaroğlu’na kanlarının son damlasına kadar şehri savunacaklarını söyledi. Roma (Bizans), haraç ödemeye hazırdı fakat teslim olmayacaktı!

İstanbul’un Fethine Giden Yolda Son Plan, Son Hücum

Aldığı olumsuz cevaptan sonra müstakbel imparator ve fatih, Sultan Mehmet, 24 Mayıs’ta komutanlarını, ağalarını ve paşalarını son bir kez daha topladı otağında. 29 Mayıs’ın şafağında, hem denizden hem karadan büyük bir saldırı gerçekleştirileceğini ve bunun nihai taarruz olacağını ifade etti.

Harekat planına göre ordu karada 3 ana gruptan oluşacaktı. Bugünkü Edirnekapı – Topkapı hattının önünde merkez kuvvetler yani Sultan 2.Mehmet yer alacaktı. Saruca ve Çandarlı Halil Paşalar da sultanın yanında mevzileneceklerdi. Sağ kanatta İshak ve Mahmut Paşalar, sol kanatta ise Dayı Karaca Paşa yer alacaktı. Zağanıoş Paşa ise birlikleriyle beraber Galata bölgesinde konuşlanacaktı. Sağ kanat Yedikule ile Belgrat Kapı arasındaki bölgeye, sol kanat ise Eğrikapı’ya doğru saldıracaklardı. Taarruz Sultan’ın emirleri doğrultusunda 3 adımda gerçekleştirilecek ve Romalıların kılıç kullanamayacak kadar yorulmaları sağlanacaktı.

Bu çerçevede 26 Mayıs’ta ordu tellakları; surlara ilk çıkanlara, burçları ele geçirenlere, sancak dikenlere ve şehre ilk gireceklere çok büyük ödüller verileceğini bağırıyorlardı. Kaçanlar ve korkaklık gösterenler mutlak bir ölümle cezalandırılacaklardı! Gece ise neredeyse her asker başına bir ateş yakıldı. Böylece Konstantinopolis halkı iyice korkutulacaktı. Türk Sultanı, psikolojik harbe de önem veriyordu. Geceleri askerler nağaralar atıyor, tefler çalınıyordu…

İstanbul’un Fethi Kehanetleri

Pagan oldukları dönemde kehanetlere çok önem veren Romalılar, yaklaşık 11 asırdır Hıristiyan olmalarına rağmen batıl inançlarını terk etmemişlerdi.

Dönemin Roma (Bizans) İstanbul’unda hatırlanan eski bir söylenti vardı: Şehrin, kurucusunun ismini taşıyan bir imparator döneminde düşeceği rivayeti. Gerçekten de şehrin kurucusunun adı Büyük Konstantin, annesinin adı ise Helena idi. Zaman ise İmparator 11.Konstantin Drageses Paleologos’un zamanıydı. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, onun annesinin adı da Helena’ydı.

Uzun zaman önce yazdığım “Bir İstanbul Efsanesi: Ay ve Yıldız” adlı makalede belirttiğim üzere; İstanbul halkı, Megaralılar yani Yunanların zamanından beri şehir için ayı kutsal bir koruyucu olarak kabul etmişlerdi. Bu inanç, antik Yunan kültürünün etkisi altında olan Romalılar döneminde de devam etti. Pagan inancının bir mirası olarak Ay Tanrıçası Hekate’nin, Konstantinopolis’i, Byzantion’u (Byzantium’u) koruduğu gibi koruyacağına inanıyorlardı. Ne var ki 24 Mayıs 1453 gecesi İstanbul semalarında bir ay tutulması yaşandı. Şehir tam 3 saatliğine karanlığa gömülürken İstanbul halkı, ayın yüzünü saklamasını, bir başka olumsuz işaret olarak değerlendirdiler.

Aynı gecenin gününde, Konstantinopolis yöneticileri, vatandaşların üzerindeki bu moral bozukluğunu fark ettikleri için, motivasyonu arttırmak amacıyla bir Meryem Ana ikonasının tüm kentte dolaştırılmasını emrettiler. Yurttaşların katılımıyla gerçekleştirilen bu yürüyüş esnasında ikona, onu taşıyanların omuzlarından düştü. Bir anlık şaşkınlığın ardından görevliler ve İstanbullular ikonayı kaldırmaya çalışsalar da bunu başaramadılar. Temsili resim, adeta yere yapışmıştı! Romalı (Bizanslı) tarihçilere göre tam bu sırada bulutlar gökyüzünü kapladı ve baharın ortasında adeta kış yaşandı: Sağanak yağmur yağdı ve fırtına esti.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi ertesi gün şehri sis kapladı. Surların ötesinde yanan ateşlerin Devlet-i Aliyye’nin kamp ateşleri mi yoksa kurtarıcı Macar ordusunun meşale ateşi mi, o bile seçilemiyordu. Tabi Hunyadi gelmedi. Gelmeyecekti de…

29 Mayıs 1453

Birkaç gündür dinlenen askerler, yerli tarihçilerimize göre sabah namazından sonra, yabancı tarihçilere göre ise şafaktan en az 3 saat önce hücuma kalktılar. (Okuduğum onca kitaptan sonra benim bu durumu yorumlamam ise şu yöndedir: Muhtemelen gece 3 gibi öncü birlikler saldırıya geçti, sabah namazından sonra ise topyekun saldırı başladı. Yerli ve yabancı kronikler arasındaki ihtilaf da bundan kaynaklanmaktadır.)

Önce, başıbozuk olarak adlandırılan, gönüllü olarak orduya katılan ve yarı teçhizatlı olan piyade birlikleri geçti saldırıya. Sabahın erken saatlerinde başlayan bu hücumun amacı muhtemelen, müdafileri şaşırtmak ve yormaya başlamaktı. Surlarla tırmanmaya çalışan pek çok asker şehit oldu. Saatlerce süren saldırıdan sonra öncü birlikler geri çekildi. Nihayet sultanın emriyle savaş boruları üflendi, davullar vuruldu… Ortaçağın en önemli taarruzu başlıyordu!

29 Mayıs 1453 Salı sabahı, şafakla birlikte tüm toplar aynı anda ateşlenmeye başladı. Ardından tüm hücum kolları ileri atıldı. Donanma da plan uyarınca denizden surlara ateş etmeye başladı. Leventler bir yandan da surlara çıkmaya çalışıyorlardı. Şehir, denizden ve karadan tamamen kuşatıldı.

Konstantinopolis, tarihinin en önemli savunma savaşını veriyordu: Arşidük Lukas Notaras sol kanadın saldıracağı Blahernai hattını, Giustiniani merkez hattın saldıracağı Edirnekapı – Topkapı surlarını ve az sayıda okçu da Marmara denizi tarafını koruyordu.

İkinci dalga saldırıda Osmanlı ordusunun düzenli birlikleri, Anadolu askerleri ve sipahiler taarruza geçti. Romalı (Bizanslı) tarihçi Frantzes’e göre Türklerin ordusunu bu sefer bizatihi müstakbel fatih, Sultan 2.Mehmet yönetiyordu. Bir yandan askerlerine şevk aşılarken bir yandan da üst rütbelilere tehditler savuruyordu.

Savaşın karmaşası içerisinde Romalılar çok umut bağladığı Giustiniani yaralandı. Kroniklere göre kolundan ya da kalçasından yararlanmıştır. Kaynaklarda ikisi de geçmektedir. Her halükarda Giustiniani savaş meydanını terk etmeye karar verdi. Askerlerine kendisine yardım etmelerini emrederek şehirden çıkmak üzere hareketlendi. Kentin içinde atla cepheden cepheye koşturan ve halkına moral vermeye çalışan İmparator Konstantin, Giustiniani’ye kalması için yalvardı fakat bu bir işe yaramadı. Longo, önce bir gemiye bindi sonra Galata’ya geçerek yaralarını sardırdı.

Meydana gelen bu beklenmedik gelişme, Romalı askerler arasında bir karmaşaya neden. Hem yüzlerce asker kaybetmişler hem de komutanlarını yitirmişlerdi. Bu durum saflar arasında kopukluk ve bir belirsizlik yarattı. Osmanlı askerleri de bundan faydalanarak merkeze iyice yüklenmeye başladılar (ki zaten plan da bu yönde idi).

Fatih Sultan Mehmet: “Şehir Düştü”

Bu arada surlardaki gedikler arttı. Zağanos Paşa, St. Romanus yani Topkapı civarındaki bir açıklıktan, Yeniçerilerle beraber hücuma kalktı. Döneminin bu en elit askerlerinin meydana inmesi, iyice yorulmuş düşman karşısında, adeta bir balyoz etkisi yarattı. Hem dinç, hem iyi eğitimli hem de iyi silahlarla donatılmış olan Yeniçeriler, bu bölgedeki düşman askerlerinin iç sura kaçmasına neden oldular.

29 Mayıs 1453 Salı gününün öğle saatlerinde, genç padişah Mehmet’in ağzından şu minvalde sözler döküldü: “Hadi aslanlarım, hadi yiğitlerim, hadi leventlerim, dayanın. Buradan geri dönüş yok artık. Çöktüler, dağıldılar. Surlar delik deşik. Konstantiniyye bizi bekler. Şehir düştü!”

Şehir Düştü! Bu sözler askerler arasında dalga dalga yayıldı. Ordugahtan, savaş hattının en ucundaki bir askere kadar gitti… Ve belki yarattığı adrenalin etkisiyle ya da sağladığı moral – motivasyon ile Osmanlı askerlerini daha bir şevkle, muharebe adeta yeni başlamışçasına savaştığı yazar.

Roma İmparatorluğu’nun Sonu

Gerçekten de Osmanlı askerleri surlardan içeri girdi ve kısa bir direnişin ardından Roma (Bizans) askerleri Ayasofya’ya doğru çekilmeye başladı. Onurlu bir adam olan İmparator Konstantin Drageses Paleologos, zırhlarını çıkararak kılıcıyla beraber Türk askerlerinin arasına girdi. Yeniçerilerin arasında kalan son Roma imparatoru, 1100 yıllık başkentin ve 1480 yıllık imparatorluğun düşüşüne layık bir şanla hayatını kaybetti. Böylece atası Mihail Paleologos’un Latinlerin elinden geri aldığı kutsal şehir Konstantinopolis yani İstanbul, Türkler tarafından fethedildi.

Bu şekilde MÖ 27 yılında kurulan tarihin en kudretli, en görkemli ve en tartışmalı imparatorluğu; yağmalanmaların, işgallerin ve bölünmelerin ardından 15 asır sonra yıkıldı.

Son hanedan üyesinin de savaş meydanında hayatını kaybetmesinin ardından şehri savunacak bir Romalı yönetici kalmadı. Şehzade Orhan Roma (Bizans) kaynaklarına göre intihar ederken, bizim kaynaklarımıza göre bir keşiş kılığında kaçmaya çalışırken yakalandı ve idam edildi. Grand Dük Lukas Notaras da teslim oldu.

Bu arada İstanbul halkının Ayasofya’ya doğru kaçmaları, meydana gelmesini umdukları bir kehanet nedeniyledir. Efsaneye göre Müslümanlar bir gün şehri fethedecek olurlarsa, Çemberlitaş civarına geldiklerinde Hz İsa ya da havarileri veya melekler, işgalcileri surların dışına kadar kovalayacaktır. Tabi İstanbul’un fethinde böyle bir efsane gerçekleşmedi. İstanbul halkının bir kısmı gemilerle şehri terk ederken, bir kısmı da Ayasofya’ya sığınıp Tanrı’nın merhametini dilediler. Yine onların inançlarına göre hiçbir kafir Ayasofya Kilisesi’ne ayak basamayacaktı.

İstanbul Fethi ile İlgili Yanlış Bilgiler

Yeri gelmişken birkaç noktaya da değinmek istiyorum. Malum İstanbul’un fethi ile ilgili pek çok bilgi ve efsane anlatılıyor, yazılıyor. Bunların bazılarının doğruluğu veya kesinliği tartışılabilir fakat bazı meselelerin öyle olmadığı apaçık ortadadır.

Öncelikle Osmanlı askerlerinin şehre açık unutulan bir kapıdan girdiği iddiası var. Bu konu hakkında Prof. Dr. Feridun Emecen’den, Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya kadar pek çok saygın tarihçi açıklamalar yaptılar. Böyle bir olayın olmadığı kesindir! Zaten bunu yabancı tarihçiler de kabul ederler. Böyle olmuş olsa dahi bu fethin gerçekleştiği sonucunu değiştirmez ve İstanbul’un fethinin, galipler açısından değerini azaltmaz. Yine de bu amaçla, bu söylenti az sayıda fanatik tarafından yayılmaya devam etmektedir. Hatırlatmakta fayda var, bu bilginin kaynağı, dönemin tarihçilerinden Dukas’a aittir. Ancak ne Hammer ne Zweig ne de diğer batılı tarihçiler, bunu doğru kabul etmezler. Bu iddia diğer tarihi kaynak ve verilerle uyuşmaz.

Diğer konu ise İstanbul’un fethi sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in Aya Sofya Kilisesi’ne atıyla girdiği iddiasıdır. Bunun da gerçek olmadığı ve hatta olabilme ihtimalinin de olmadığı çeşitli kitaplarda, yayınlarda, köşe yazılarında ve televizyon programlarında açıklandı.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a Giriyor

Tarihin başkenti, kentlerin kraliçesi kendi askerleri tarafından fethedilirken acaba neler düşündü? Bir devri sonlandırırken neler hissetti? Bunları asla bilemeyeceğiz! Fakat bildiğimiz bir şey var ki o da genç fatihin soğukkanlılığını koruduğudur:

Mehmet’in güvenliği için önce direnişçiler bertaraf edildi. Bazı kaynaklarda imparatorun öldüğü haberini aldığında üzüldüğü yazılır. Cesedin bulunması için talimat verdi. O hengamenin içerisinde ancak çizmelerinden tanındı. İmparatorluk hanedanının özel rengi olan erguvan rengi çizmeleri, onun son Romalı general olduğunu kanıtlıyordu. Başı kesilerek bugünkü Sultanahmet meydanı civarında sergilendi. Böylece tüm Konstantinopolis halkına, imparatorlarının öldüğü kanıtlanmış oldu. Cesedinin ise Osmanlı Sultanın özel izni bugünkü Vefa civarında bir yere defnedildiği yazılır. Yalnız yüzyıllar içerisinde mezarın kaybolmasından dolayı bilginin kesinliği tartışmalıdır. Sultan, tüm Romalıların cesaretlerini takdir etmiş ve onlara saygı duymuştu.

Fetihten sonra İstanbul, İslam fıkhına uygun olarak 3 gün yağma edildi. Hocaların hocası, saygıdeğer bilim insanı merhum Halil İnalcık, “buna Fatih Sultan Mehmet’in kendisi bile engel olamazdı” diye anlatır. Sultan’ın “mallar ve esirler sizin ganimetiniz, toprak ve binalar benimdir” dediği belirtilir. İşin aslı muhtemelen sultan bu yağmayı muhtemelen istemiyordu. Çünkü 1204 yılındaki Latin İstilası’ndan beri şehrin toparlanamadığını istihbaratı sayesinde biliyordu. Buna rağmen İstanbul o kadar zenginmiş ki, yıllar sonra bile İstanbul’da zengin birine denk gelindiğinde “şehrin fütuhatına mı katıldın” diye sorulurmuş.

O kadar ki altın, gümüş, mücevher, pahalı giysiler, antikalar, esirler, kıymetli kumaşlar ve değerli mallar… Her yerde çift başlı kartal flamaları indirilip üç hilaller dalgalandırılırken, donanma leventleri de surlardan şehre girerek ganimetten paylarına düşeni almak için kente girdiler.

Sultan, komutanlarının ve üst düzey subaylarının “güvenliği sağlayamayabiliriz” uyarılarına rağmen akşama doğru İstanbul’a girdi. Yanında vezirleri ve ulemadan hocaları da vardı. Bazı tarihçilere göre Akşemsettin hemen yanı başında yürümüştür. Halka saldırılmamasını emrettikten sonra Aya Sofya Kilisesi’ne yönelerek İstanbul halkına artık Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşları olduklarını söyleyerek güvence verdi. Şehirde kalmak isteyen kimsenin canınca dokunulmayacaktı. Gitmek isteyenler ise gitmekte özgürdüler fakat yanlarına hiçbir alamayacaklardı. Sultan, İstanbul’un daha fazla fakirleşmesini istemiyordu. Din adamlarına da fenalık yapılmamasını buyurarak imparatorluk sarayına yöneldi.

Franz Babinger, sultanın kente o gün öğleden sonra girdiğini yazar. Yağma esnasında bir askerin Aya Sofya Kilisesi’nin mermerini söktüğünü görür. Bu barbarlığa sinirlenerek “Yağma ve tutsaklarla yetinin, binalar benimdir” dediğini Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı adlı kitabının İstanbul’un Fethi kısmında belirtir.

İstanbul’un Fethi ve Hayal Kırıklığı

Fatih’in şehrin halini görünce çok üzüldüğü Osmanlı kroniklerinde sabittir. Hatta Prof. Dr. Halil İnalcık, sultanın gördüğü yıkıntı ve sefalet karşısında ağladığını söyler. Halkın bir kısmı çadırlarda yaşıyordu. O muhteşem hipodrom (ayrıntılı bilgiye bu yazıdan ulaşabilirsiniz) adeta bir harabe halindeydi. Büyük Saray kullanılmaz halde, Ayasofya bile bakımsızdı.

Tursun Bey’e göre Sultan, gördüğü yıkıntıya inanamaz. O kadar büyük bir hayal kırıklığına uğrar ki ağzından farsça bir beyit dökülür:

‘‘Perdedari mikoned der kasr-ı Kayzer ankebut.
Bum nevbet mizedend der târem-i Efrâsiyâb

Yani günümüz Türkçesi ile:

Afrasyab’ın balkonunda baykuş nevbet çalıyor.
Kayzerin kasrında örümcek perdedarlık yapıyor

Tursun Bey o anı şu şekilde kayda geçirmiştir: “Kubbenin içindeki oymaları, figürleri ve diğer eserleri hayranlıkla izledi. Sonra kubbenin tepesine çıktı. Yıkıntıyı görünce dünyanın geçici bir yer olduğunu, her şeyin er geç yok olacağını mırıldandı.” Sonra da “dünyanın efendisi” olarak bahsettiği Sultan’ın ağzından, kendisine mi yoksa Acem bir şaire mi ait olduğunu bilmediği yukarıdaki mısraların aktığını yazar.

Bazı tarihçilere göre ise bu Blakhernai Sarayı’nda gerçekleşti. Olayın nerede geçtiği aslında çok da önemli değil. Büyük tarihçi Reşat Ekrem Koçu ve Cumhuriyetimizin ilk Bizantist’i (Bizantolog’u) Semavi Eyice, bu hadiseyi onaylamaktadırlar.

Perşembe günü Fatih Sultan Mehmet’in emriyle Aya Sofya’ya bir minare inşa edildi. Böylece 537 yılından beri yaklaşık 916 yıl boyunca kilise olarak kullanılan bu mabed, fetih camiine (ulu camiye) çevrildi. Ertesi gün, 1 Haziran 1453 Cuma günü öğlen vakti ise ilk Cuma namazı kılındı.

Bu arada Silivri Kalesi, Selimpaşa Kalesi gibi İstanbul civarındaki diğer Roma kaleleri de başkentin ardından ya düştüler ya teslim oldular. Ancak Limni ve Gökçeada, haraç vermek suretiyle şimdilik kendilerini korudular. Şehri terk eden Rumların bir kısmı da buralara göç etti zaten.

Galata Teslim Oluyor

İstanbul’un fethinin meydana geldiği gün, Galatalı Cenovalıların (Cenevizlerin) İtalyan Podesta’sı (yönetici temsilcisi) Angelo Lomellino, sultana elçilerini gönderdi. Hünkar çadırında huzura çıkan elçiler, tebriklerini sunduktan sonra barışın devam etmesini umduklarını söyleyerek şehrin anahtarını teslim ettiler.

Sultan Mehmet, Galata limanının ve ticaretinin önemini bildiği için onları son derece iyi karşıladı. 1 Haziran 1453 günü de Rumca bir ferman yayınlayarak, tüm Galata halkının can ve mal güvenliğinin kendi sorumluluğunda olduğunu ilan ederek, ticaret özgürlüklerini de tanıdı. Tabii vergiler karşılığında! Bu fermana göre ayrıca:

  • Galatalıların çocukları devşirilmeyecek,
  • Kiliselerine karışılmayacak,
  • Kendi içlerinde bir yönetici seçme hakkına sahip olacaktı.

İlaveten silahlanmaları yasaklanmış ve surların yıkılmasına yardım etmeleri emredilmişti.

İstanbul’un Fethinden Sonra Fatih

1453 yılının Mayıs ayında İstanbul’un fethi ile beraber Sultan Mehmet’in de kaderi değişti. Her şeyden önce artık kendisini ve rüştünü ispatlamıştı. O artık toy ve tecrübesiz biri değildi. Bundan sonra adım adım devlet ve bürokrasi üzerinde hakimiyetini arttıracaktı.

En önemli değişim şüphesiz, devletin idari yapısında ve yönetici sınıfında meydana geldi. Çandarlılardan sonra bir daha hiçbir ailenin devletin içine bu kadar nüfus etmemesi için, veziriazamlarını sonuncusu hariç (İshak Paşa) hep devşirmelerden seçti. Buna karşın kritik noktalardaki din ve devlet adamlarını ise yine Türklerin arasından atadı. Böylece devlet içerisinde bir denge kurmaya çalıştı. Bunu, imparatorluk olmanın gereklerinden biri olarak kabul ediyordu.

Çandarlı Halil Paşa’nın Durumu

İstanbul’un fethi ile en zor durumda ne Romalılardı ne Cenovalılar ne de Rum Kilisesi idi. En müşkülü, koca veziriazam Çandarlı Halil Paşa’ydı. Yazının giriş kısmında da belirttiğim gibi Sultan Mehmet, Çandarlı’nın yaptıklarını asla unutmamış fakat zamanı gelinceye kadar sineye çekmişti.

Çandarlı her ne kadar soylu bir aileden gelse, asırlardır devlet içine kök salmış bir namı olsa, yeniçeri ve bürokrasi üzerinde ciddi bir nüfusu da olsa; artık karşısındaki toy ve tahttan indirilmiş bir genç değildi. Şimdi, yeryüzünün en ihtiraslı, en güçlü, en korkulan adamıyla hesaplaşması gerekiyordu. Nitekim İstanbul’un fethinden yalnızca 3 gün sonra tutuklandı. Sanıyorum Yedikule zindanlarına kapatıldı.

Sultan’ın Edirne’ye dönmesiyle beraber buraya nakledildi. 40 gün mahpus tutulduktan sonra, 10 Temmuz 1453 günü idam edildi. Malına ve mülküne devlet el koydu. Yakın vezirleri Yakup ve Mehmet paşalar da azledilip, varlıkları hazineye devredildi. Devlet bir cenaze töreni düzenlemedi. Hatta sultan, yas tutulmasını da yasakladı. Ona, kesin bir hain gözüyle bakıyordu. Atadığı memurlar ve yakın çevresinin ise Edirne’den sürülmüş olması yüksek ihtimaldir.

Edirne’ye Fatih Olarak Dönüyor

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra artık Konstantiniyye olarak anılacak olan şehirde uzun süre kalmadı. 21 Haziran 1453’te Edirne’ye döndü. Buradan belki yüreğinde korkularıyla fakat kararlı bir şekilde ayrılmıştı, şimdi şehrin kapılarında bir fatih olarak karşılanıyordu. O, Müslümanlığın en büyük düşmanını yenmişti. İslam ordularının yapamadığını, bu Türk hükümdar başarmıştı.

Edirne’ye döndükten sonra sultan hem İslam dünyasından hem Hıristiyan aleminden elçileri kabul etti. Uzak diyarlardan sınır komşularına kadar herkes tebriklerini ve övgülerini sunmak için yarıştı. Bilhassa Balkan ve doğu Avrupa devletleri ve prenslikleri, ürkütücü adamla arayı iyi tutmak için son derece kıymetli hediyeler yolladılar. Mehmet, bizzat kendisi gelmiş olmasına rağmen Sırp Despot George Brankoviç’i haraca bağladı. Mora yarımadasından da haraç talep edildi. Ayrıca Sakız ve Midilli adalarında ticaret yapan Cenevizliler de vergiye bağlandı. Trabzon Rum İmparatoru İoannes Komnenos’un elçileri de aynı taleplerle uğurlandı.

İstanbul’un Fethi’nin Batı’da ki Yansıması

Vatikan’da ise büyük bir yas vardı. Aslında haberler Avrupa ve İtalya’ya ulaştıkça tüm saray ve şatolardan ağıtlar yükseliyordu. Fatih’ten farklı takma adlarla bahsediyorlardı: Büyük kartal, korkunç Türk, deccal, kıyamet alameti, Tanrı’nın sopası, cezalandırıcı, barbar Türk… Onlar açısından en olmaz denilen olmuştu. Bir yandan Roma’nın yıkılışını idrak etmeye çalışırken bir yandan da artık Konstantinopolis’in “göçebelerin” eline geçmesini hazmetmeye çalışıyorlardı. İç meseleler ve kendi aralarındaki husumet nedeniyle bu Grek (Yunan) hanedanlığına gerekli yardımı yapmadıkları için birbirlerini suçluyorlardı.

Tabi bunların bir faydası yoktu artık. Papa, derhal bir toplantı tertip etmeye karar verdi ve bir haçlı seferi düzenlemek istedi. Batılılar, İstanbul’un fethine insanlık tarihinin en korkunç hadiselerinden biri olarak değerlendirdiler.

Fetihten Sonra İstanbul

İstanbul’un fethi ile birlikte şehir de değişmeye başladı. Uzun yıllara yayılacak bir iktisadi, ticari ve sosyal, hatta mimari dönüşüm başladı. Yalnızca Konstantinopolis halkının yaşamına değil, Anadolu’daki Türk aşiretlerinin ve dahi Avrupa’daki Yahudilerin hayatına bile bu fethin etkileri olacaktı.

Fetihten sonra, az önce de değindiğimiz önce Aya Sofya kiliseden camiye çevrildi. Bunun etkisi, sıradan bir fetihteki sıradan bir Hıristiyan ibadethanesinin dönüştürülmesinden farklıydı. Bir tarafta muazzam bir coşku ve gurura neden olurken, diğer tarafta tarifsiz bir acıya ve hüzne yol açtı. Yalnızca o dönem değil, bugün bile Aya Sofya Hıristiyanlar için en kutsal mabetlerden biridir.

7.Osmanlı Padişahı Mehmet, şehirden ayrılırken Karıştıran Süleyman Bey’i şehre Subaşı olarak atadı. Görevleri arasında; düzeni yeniden sağlamak, şehri temizlemek, molozları kaldırmak, yıkılan yerleri onarmak, ticaretin tekrar başlamasını sağlamak, nüfusun korunmasını sağlamak ve yeni memurlar atayarak şehrin idari düzenini yeniden sağlamak, Türk halkının ihtiyaçları doğrultusunda yeni yapılar inşa etmek vardı.

2.Mehmet, şehrin bir an önce eski parlak günlerine dönmesini istiyordu. Kraliçenin tacını yeniden başına geçirecekti. Bu amaca yönelik hiçbir masraftan kaçınmadığı gibi katı tedbirler almaktan da geri durmadı. Selanik’ten çok sayıda Yahudi zorla göç ettirildi. Onların ticari kabiliyetlerinin şehre fayda sağlayacağını biliyordu. Diğer yandan Anadolu’nun pek çok yerinden Türkler buraya getirildi. Mora’dan da Rumlar taşındı. Konstantiniyye’ye göç edecek olan herkese destek verilecekti. Uzun yıllara yayılan bu iskan politikaları neticesinde fetihten çeyrek asır sonra, henüz daha Fatih hayattayken İstanbul’un nüfusunun 60.000 – 70.000 arası bir rakamı ulaştığı tahmin edilmektedir. Şehir kadısı Muhyiddin Efendi’nin 1477 senesinde yaptırdığı sayımda 15.000’e yakın ev, 3.500 civarında da dükkan olduğu tespit edilmişti.

İstanbul Ortodoks Patrikliği

İstanbul’un fethi sonrasında yalnızca Türk memurlar ve idareciler atanmadı. Kentte kalan Ortodokslar, Sultanın özel izni ve teşvikiyle, kendi geleneklerine uygun olarak bir Patrik seçtiler. Eski imparatorun başını ağrıtan Gennadios, yeni imparatorun ilk patriği olmuştu. Zaten ona özgürlüğünü satın alan da yine sultanın kendisiydi. Hatta köle olarak geldiği Edirne’den İstanbul’a, sultanın hediye ettiği bir atla geldiği yazılır.

Gennadios patrikhane olarak artık Aya Sofya’yı kullanamayacağı için, kendisine Havariyun Kilisesi tahsis edildi. Daha sonra burası yıkılarak (1463’te) yerine Sultan Mehmet Camii ya da günümüzdeki resmi adı ile Fatih Camii (1471’de açıldı) inşa edildi. İstanbul’daki Ortodoks Kilisesi mensuplarına Paskalya bayramını kutlama, nikah ve cenaze törenlerini düzenleme ve kendi din adamlarını tayin etme (seçme) hakları tanındı.

Unutmadan ekleyelim: İstanbul’daki Yahudi cemaati için de bir Başhaham seçildi. Bu kişi de Moşe Kapsali oldu. Onlara da kendi ceza kanunlarını uygulama ve hahamlarını atama yetkileri verildi.

1454 yılında da bugün, Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi sınırları içerisinde kalan ilk sarayın inşaatına başlandı. Saray-ı Cedid’in yani Yeni Saray’ın yapılmasıyla (Topkapı Sarayı – 1468) sonraları Saray-ı Atik olarak adlandırılacak olan bu saray, uzun yıllar harem müessesine hizmet edecekti.

Fethin Babası

O anda ne yaptığın farkında mıydı bilinmez ama o artık, tarihin gördüğü en uzun soluklu imparatorluğa son veren sultandı. O, aşılmaz denen surları aşan, yapılamaz deneni yapandı! O, yeryüzünün en kudretli hükümdarıydı! Kentlerin kraliçesi onundu! O kendi tarihini yazarken, tarih de onu yazıyordu! Yüzyıllar sonra bile adı telaffuz edilecekti. Asırlar sonra bile hikayesi anlatılacak, Asya’da ve Avrupa’da adı en çok bilinen Müslüman Türk imparator olacaktı! Ve muhtemelen fethin 1000.yılında bile birçoklarının kahramanı, rol modeli, esin kaynağı olmaya devam edecek…

Genç Sultan Mehmet, artık bir imparatordu!